Liberal İtiraflar

Davos’un karlı tepeleri bu yıl sadece coğrafi bir soğukluğa değil, otuz yıldır dünyayı yöneten zihniyetin buz kesen itiraflarına sahne oldu. 2026 yılının bu ilk büyük buluşması, tarihe “pembe yalanların sonu” olarak geçecek. Zirvenin en sarsıcı anı, kuşkusuz Kanada Başbakanı Mark Carney’in kürsüye çıkıp, o güne kadar “kutsal bir metin” gibi savunulan uluslararası düzenin aslında ne kadar kurgusal olduğunu dile getirmesiydi. Carney’in sözleri, bir siyasetçinin ağzından dökülen alelade cümleler değil, bizzat sistemin mimarlarından birinin “Maske düştü, oyun bitti” demesiydi.

“Hoş Bir Kurgu”nun Sonu

Mark Carney, Davos’ta yaptığı o tarihi konuşmada, yıllardır dilimizden düşürmediğimiz “kurallara dayalı uluslararası düzen” (rules-based order) kavramını “hoş bir kurgu” olarak nitelendirdi. Carney’e göre Batı dünyası, bu düzeni gerçekten inandığı için değil, sadece kendi çıkarlarını koruduğu ve rakiplerini dizginlediği sürece bir “performans” olarak sergiledi. Bu itiraf, aslında devasa bir ikiyüzlülüğün tesciliydi. Liberalizm ve demokrasi, evrensel değerler olmaktan çıkarılıp, sadece güçlülerin elindeki birer kullanışlı araca dönüştürülmüştü.

Carney bu durumu açıklarken Vaclav Havel’in meşhur “manav” örneğine atıfta bulundu. Hatırlarsınız; o manav, dükkanının camına rejime inandığı için değil, sadece başı ağrımasın ve sistemin bir parçası görünsün diye afiş asardı. Carney’e göre dünya liderleri de yıllardır “serbest ticaret” ve “demokrasi” afişlerini dükkanlarına asıp durdular. Ancak dükkanın arkasında herkes kendi korumacı duvarlarını örüyor, kendi ulusal devlerini kayırıyor ve rakiplerine karşı ekonomik pusular kuruyordu. Bugün bu tiyatronun perdesi kapandı; çünkü artık afiş asmak bile kimseyi kurtarmıyor.

Güç Oyununda “Efendisiz Ev” Tuzağı

Peki, neden şimdi? Neden bu itiraflar 2026 yılında, Davos’un orta yerinde yapılıyor? Cevap, güç dengelerindeki o devasa kaymada gizli. Dünyayı çekip çeviren, kuralları koyan ve gerektiğinde sopayı gösteren bir “ev sahibi” (yani mutlak bir hegemon) kalmadığında, evin içindeki herkes birbirine şüpheyle bakmaya başlar. Siyaset biliminde buna “Kindleberger Tuzağı” denir: Eski gücün artık liderlik edemediği, yeni güçlerin ise henüz bu sorumluluğu (ve maliyeti) üstlenmek istemediği o tehlikeli boşluk.

Donald Trump’ın Davos 2026’daki o meşhur transaksiyonel (al-verci) yaklaşımı, Carney’in itiraflarının diğer yüzüdür. Trump, “Biz artık kimsenin polisliğini yapmayacağız, kimsenin bedava korumalığını üstlenmeyeceğiz” derken aslında Carney ile aynı şeyi söylüyor: “Artık maske takmaya gerek yok, sadece çıkar konuşur.” Bu yeni dünyada müttefiklik bir “değer ortaklığı” değil, bir “iş ortaklığı”dır. Eğer ortağınız size artık kar getirmiyorsa, onu bir gecede terk edebilirsiniz.

“Benim Pastam Seninkinden Büyük Olacak”

Liberalizm bize yıllarca “pastayı beraber büyütelim, herkesin dilimi artsın” masalını anlattı. Buna “mutlak kazanç” deniyordu. Ancak bugünkü küresel tablo, bu masalın yerine çok daha sert bir kuralı getirdi: Nisbi Kazanç. Artık mesele pastanın büyümesi değil, “Benim dilimim seninkinden daha mı büyük?” sorusudur.

Eskiden “nerede ucuzsa orada üretelim” diyen dev şirketler ve devletler, şimdi “kim daha güvenliyse ve kim bize daha çok itaat ediyorsa oraya gidelim” (friend-shoring) diyorlar. Avrupa Birliği’nin “stratejik özerklik” adı altında kendi içine kapanması, Çin’in kendi teknolojik eko-sistemini kurması ve ABD’nin gümrük duvarlarını birer kalkan gibi kullanması, serbest piyasanın tabutuna çakılan son çivilerdir. Ekonomi artık sadece para kazanma sanatı değil, jeopolitik bir cephaneliktir. Mikroçipler, nadir toprak elementleri ve enerji hatları artık birer refah aracı değil, birer füze kadar etkili silahlar haline gelmiştir.

Toplumsal İsyan ve “Demir Yumruk”un Dönüşü

Zirvede yapay zeka ve derinleşen eşitsizlik üzerine yapılan tartışmalar, aslında derinlerde kaynayan toplumsal bir öfkenin itirafıydı. Kontrolsüz küreselleşme, orta sınıfları eritirken bir avuç azınlığı devasa zenginliklere boğdu. Şimdi ise toplumlar, bu “vahşi piyasaya” karşı devleti ve onun korumacı gücünü geri çağırıyor. İnsanlar artık daha fazla “verimlilik” değil, daha fazla “güvenlik” istiyor.

Bu durum, liberalizmin o “görünmez el”inin yerini devletin “demir yumruğuna” bırakmasıyla sonuçlanıyor. Davos 2026’da konuşulan “sosyal sözleşmenin yenilenmesi” vaatleri, aslında halkın bu yükselen öfkesini yatıştırma ve sistemi ayakta tutma çabasıdır. Ancak Carney’in itiraf ettiği gibi, sistemin temelleri bir kez sarsıldığında, sadece söylemlerle o yapıyı ayakta tutmak imkansızdır.

Sonuç: Gerçekçiliğin Soğuk Duşu

Davos 2026, tarihin “sonuna” değil, tam aksine tarihin en çıplak ve en sert haline geri döndüğümüzün tescilidir. Artık “demokrasi” veya “insan hakları” gibi kavramlar, uluslararası müzakere masalarında sadece birer fiyat etiketi veya pazarlık kozu olarak kullanılıyor. Carney ve benzerlerinin itirafları, bize bir dönemin kapandığını ve “Çok Kutuplu İşlemcilik” (Multipolar Transactionalism) döneminin başladığını fısıldıyor.

Bu yeni düzende ayakta kalmak için romantik hayallerden arınmak ve jeopolitik gerçekliğin o sert zeminine ayak basmak şart. 2026, dünyanın artık sadece “güç” diliyle konuştuğu bir yıl olacak. Ve bu dilde, sadece kendi kalesini kurabilenler ve çıkarını en sert şekilde savunanlar hayatta kalacak.