Maduro olayının bize söyledikleri

Savaşın tarihi biraz da yenilmenin, esir düşülmenin tarihidir. Bunu biliyoruz. Güçlü olanlar her devirde güçlü olmayanların mülküne göz diker, sıradan bir bahaneyle ona el koymanın yollarını arar, bulur ve bunu gerçekleştirir, biliyoruz. Bu hep böyle olmuştur. Ne adına olursa olsun güçlünün güçsüzün elinde avucundakileri alması, onu kendine bağlaması, özgürlüğünü kısıtlaması bilinmedik bir durum değil. Ancak yakın bir zamanda öyle bir olay gerçekleşti ki muhtemelen tarihte örneği yok. Bir ülkenin başkanı onca güvenlik bariyerine, kolluk gücüne rağmen “yağdan kıl çekercesine” ülkesinden, sarayından alındı, birkaç saat içinde ülke dışına çıkarıldı, esir edildi. Ülke orada duruyor. Kolluk güçleri, askerler, ülkenin sınırları orada, olduğu yerde duruyor ama cumhurbaşkanı yok. Alındı, kaçırıldı, hapsedildi. Üstelik bütün bunlar insanların, insanlığın gözü önünde yapıldı. Belki yakın bir zamanda operasyonun safahatı bir belgesel gibi dünyaya seyrettirilecek ve sözüm ona dünyanın gardiyanı olan ABD gücünü zihinlerin en ücra köşelerine ulaştırmış olacak. Oradan, o görüntüler üzerinden yaydığı korkuyla dünyaya gözdağı verecek, biz istersek yerkürenin her metrekaresindeki her insanı saniyesinden alır, getirir, yargılarız mesajı verecek.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılış hikayesini siyasi tarihler yazacak. Bu elbette yağmacılık tekniğinin yeni bir biçimi olarak görülecek. Ancak bu olay üzerinden dünyaya verilen mesajlar içinde en manidar olanı hiç kimsenin güvende olmadığı, her an, her saniye bir elin başka bir ülkenin sınırlarına hoyratça gererek en tepedeki kişiyi bile yaka paça alıp götürebileceğidir. Maduro ülkesini adam gibi yönetmiyormuş, olabilir. Maduro ülkesini yoksullaştırmış, sınıflar arası uçurum derinleşmişmiş, olabilir. Altın kaçakçılığı yapıyormuş, takası dolarla değil de başka para birimleri veya değerli metaller üzerinden gerçekleştiriyormuş, böylece ABD ekonomisine zarar veriyormuş, olabilir. Bunun gibi daha sayısız etken sayılabilir bu kaçırılma hadisesinin otopsisini anlamaya yönelik olarak fakat ortada değişmeyen bir gerçek var ki o da dünyanın bekçiliğine soyunmuş bir devletin ahlaksızlıkta sınır tanımayacağıdır. Üstelik Maduro’nun eşini de, hem de yatak odasından alarak ülkesine kaçırıyor ABD. “Biz sadece sizi değil” diyor ABD, karınızı, namusunuzu, şerefinizi, haysiyetinizi bile alıp götürürüz. Namus, şeref, haysiyet, onur gibi kavramların hepsinin yerinden oynadığını, akışkan hale geldiğini, içeriğinden soyutlanarak pelteleştiğini, süngere dönüştüğünü gösteriyor böylece.

ABD haydut devlet, amenna… Dünyanın neresinde ne, nereden nereye hareket ediyor bunu görecek devasa bir gözü var, buna da eyvallah. Son teknolojiyle istediği yere, istediği biçimde, istediği zaman ulaşma, intibak etme ve yapmayı istediğini yapma iradesine sahip, buna da itirazımız yok. Zaten imparatorluk gücü böyle bir şey… Gücünün yettiği yere kadar gücünü kullanır sömürgeci; hırsızlıktan, haydutluktan, gasptan beslenir… Hak, adalet, hukuk, merhamet dinlemez, çıkarı neyi gerektiriyorsa onu yapar. Bu, ona dair bir tespit ama öte taraftan, Venezuela gibi ülkelerin yöneticilerinin de başlarını ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekmiyor mu? İçeride ihanet olmasa bu el koyma, bu kaçırma gerçekleşemezdi. İhanetin gerekçesi olmayabilir belki fakat ihanet öznelerinin sayısını azaltmak mümkün değil midir? Örneğin Maduro ülkesinin çıkarlarını gözetme içgüdüsüyle ABD dışı ülkelerle entegrasyon yaparken, Rusya, Türkiye, Çin, İran benzeri ülkelerle içli dışlı olurken o kadar olmasa da birkaç saniyeliğine ülkesinin vaziyetine bakmış mıdır? Ülkeyi nasıl yönettiğine yönelik bir özeleştiri yapmış mıdır? Ya da tersine bir yaklaşımla dışarıda uyguladığı stratejinin anlam bulması, onun güçlenmesi için içeriye yönelik de sağduyulu bir strateji uygulamış mıdır?

Güçlüler, güçsüzlerin malına mülküne yan bakarken bir hesap yaparlar: Onu en az maliyetle elde etmenin yollarını ararlar. Halkıyla uyumlu, onu refahla buluşturmuş, sosyolojik kırılmaları azaltmış, halk nezdinde itibarı yüksek bir başkanın başka bir ülke tarafından bu kadar kolay, bu kertede basit biçimde derdest edilmesinin mümkün olmayacağını bilirler. Güç saraylardan halka yayıldıkça dışarıdan gelecek saldırılar çok daha kolay bertaraf edilir, bunu bilirler. Öteki bütün etkenler bir tarafa bırakılsa bile halkıyla sıkı sıkıya kenetlenmiş rejimlere müdahale etmek o kadar da kolay değildir. Maduro ve ülkesi halkıyla bütünleşik olsa, maddi refah ve gelir adaleti sağlanmış olsa, hukuk olması gerektiği gibi işletilse, kalbi buruk insanlar yerine kalbi mutmain insanların sayısı fazlalaştırılsa ABD bırakın devlet başkanını kaçırmayı, o sınırlardan içeri girmeye cesaret edebilir miydi? Yönetimde emaneti ehline verse, devlet kurumları ve profesyoneller arasında sağlıklı bir ilişki olsa, adalet tam manasıyla uygulanıyor olsa, eleştiri düşmanlık gibi değil “tamir” olarak algılansa bu olay gerçekleşir miydi? ABD’de biliyor ki hiçbir kale dışarıdan fethedilemez ve kaleyi savunmak için kale duvarlarının sağlamlığı yetmez. Ona bir de kale içinde yaşayan iradenin çelikleştirilmesi eklenmelidir. Belki de bu ahlaksızca olaydan çıkarılması gereken asıl mesaj şudur: Güçlü devlet güçlü halkla mümkündür. Halkını güçlendirmeyenlerin gücü, bırakın devletlerini korumayı, kendilerini korumaya bile yetmez… Tarih bize daha ne söylesin ki?..