Mağduriyet diktatoryası

Eskiden destanlar "yokluktan varlığa" yürüyenlerin ayak sesleriyle yazılırdı. Bir adam çıkar, göğsünü gere gere "Mücadele ettim ve kazandım" derdi. Biz de o zaferin gölgesinde serinlerdik.

Şimdi mi? Şimdi rüzgâr tersten esiyor.

Artık kimse zirveye diktiği bayrağı anlatmıyor; herkes tırmanırken ne kadar hırpalandığını, kaç kez düştüğünü, dizlerinin nasıl kanadığını anlatma yarışında. Başarı hikayeleri rafa kalktı; devir, "mağduriyet güzellemeleri" devri.

Zira zafer, sahibini kibirli gösteriyor; oysa mağduriyet, kişiye "dokunulabilir" bir samimiyet atfediyor.

Bir iş görüşmesini tahayyül edin. Mülakatı yapanlar artık adaylara "Neleri başardın?" diye sormuyor; "Hangi travmaları aştın?" diye soruyor. Çünkü sistem, güçlü olanı değil, yaralı olanı istiyor. Yaralı olan yönetilebilir, yaralı olan bizdendir.

Sosyal medyanın o sanal panayırında da manzara aynı. On yıl evvel, aldığı terfiyi veya yeni arabasını paylaşan biri alkış tufanına tutulurdu. Bugün aynı paylaşım, haset ve linç kültürünün dişleri arasında parçalanmaya mahkûm.

Ama çıkıp "Tükendim, ruhumun pili bitti, terapi odalarında şifa arıyorum" derseniz... İşte o an, kalabalıkların şefkatli kolları sizi sarar. Mecelle’nin o kadim kaidesi "Meşakkat teysiri celbeder" (Zorluk kolaylığı getirir) hükmünü biz, toplum olarak tersyüz ettik: Zorluk artık kolaylık değil, "ilgi" celbediyor.

Acı çekmek, görünür olmanın en zahmetsiz bileti haline geldi.

Bu halet-i ruhiye, yalnızca dijital dünyanın bir marazı değil; hayatın her sahasına sirayet etmiş durumda. Üniversite başvurularında gençlere "Hangi zorluğu yendin?" diye soruluyor. Sıradan, huzurlu, "dertsiz" bir çocukluk geçirdiyseniz, hikâyenizde derinlik yok sayılıyor. Mutluluk sığ, hüzün derin kabul ediliyor.

Başarı hasmı çoğaltır, acı ise safları sıklaştırır.

İnsanlar artık kıskanılmanın o soğuk yalnızlığını göze alamıyor; acının birleştirici sıcaklığına sığınıyor. Şirket patronları bile servetlerinden değil, omuzlarındaki "dayanılmaz" baskıdan dem vuruyor. Çünkü kazanmak insanı hedef tahtasına oturturken, kaybetmek (veya kaybediyor gibi görünmek) onu sevimli kılıyor.

Siyasette de durum farksız. Partiler, kürsülerden "Şunu inşa edeceğiz, bunu başaracağız" vaadinden ziyade; "Bize ne haksızlıklar yapıldı, nasıl gadre uğradık" edebiyatına sarılıyor. Zira mağduriyetin sandıkta bir karşılığı var; zafer vaadinin ise garantisi yok.

Garip bir tezat içindeyiz: Kimse hakikatte ezilmek istemiyor, lakin herkes ezilmişin "imtiyazına" talip. Güç, itici bir kuvvete; acziyet ise cazip bir limana dönüştü.

Peki, bu toplumsal ruh hali bizi nereye sürükliyor?

Tehlike şurada: Mağduriyet bir kimliğe, bir "nüfus cüzdanına" dönüştüğünde, iyileşmek istemeyen bir toplum peydah olur. Çünkü iyileşirseniz, sizi var eden o acıklı hikâyeyi kaybedersiniz. İyileşmek, sizi sıradanlaştırır; kalabalığın içinde görünmez kılar.

Psikologlar bu vaziyeti çoktan teşhis etti. Danışanlar artık "Nasıl düzelirim?" diye kapıyı çalmıyor; "Beni onaylayın, acıma şahitlik edin" diye geliyor. Çözüm değil, tasdik arıyorlar. Yaralarının kabuk bağlamasını değil, o yaranın sürekli kanamasını ve ilgi görmesini istiyorlar.

Asıl bomba şurada:

Zafer artık insanı tecrit ediyor. Başarınızı kutlayacak kimse bulamıyorsunuz, çünkü üste çıkmak sizi "öteki" yapıyor. Ama dramınızı masaya döktüğünüzde, herkes o masanın etrafında toplanıyor.

Sormamız gereken soru şu: Toplum olarak neden galibi değil de mağlubu baş tacı eder olduk? Ve bu "ağlak" konfor alanı, milletçe ayağa kalkmamızın önündeki en büyük pranga değil mi?

Yaralarımızı birer madalya gibi göğsümüzde taşımaktan vazgeçip, iyileşmenin o zorlu yokuşuna tırmanmadıkça, hikâyemiz hep yarım kalacak.