Millî Eğitim Bakanlığında her yıl bahar ayları geldiğinde okullarda başka bir hareketlilik başlar. Öğretmenlerin, yöneticilerin, sendikaların, bürokrasinin ve eğitim çevrelerinin gündemine aynı konu oturur: Yönetici görevlendirme süreci.
Özellikle dört yılda bir yapılan yönetici görevlendirme işlemleri eğitim camiasında ciddi bir gündem oluşturur. Çünkü mevcut sisteme göre bir okul yöneticisi aynı kurumda en fazla dört artı dört olmak üzere sekiz yıl görev yapabilmektedir. Sonrasında başka bir okula gitmek için tercih sürecine dâhil olmaktadır.
Aslında işin bu kısmı açık ve anlaşılır. Ancak mesele sadece yönetmelikte yazan maddelerden ibaret değildir. Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü yöneticiler dört yıl sonunda kendi kurumlarında devam edip edemeyeceklerini, başka bir okula görevlendirilip görevlendirilemeyeceklerini çoğu zaman kestirememektedir. Bu belirsizlik hâli ister istemez yöneticilerin çalışma motivasyonunu, huzurunu ve performansını etkilemektedir.
Bir okul müdürü düşünün… Yıllarca emek vermiş, okulunda düzen kurmuş, öğretmenlerle uyum sağlamış, velilerle güven ilişkisi oluşturmuş. Ancak görev süresi yaklaşınca zihninde şu soru dönmeye başlıyor: “Acaba devam edecek miyim?” İşte bu kaygı, eğitim ortamlarının doğal iklimini bozuyor. Çünkü insanın ayağının altındaki zemin kayarsa çalışma şevki de azalıyor.
Diğer taraftan yöneticiler yalnızca görevlerini sürdürmek için değil, puanlarını artırabilmek için de ciddi bir gayret içine giriyorlar. Belgeler, projeler, kurslar, faaliyetler derken herkes sistem içerisinde yer tutmaya çalışıyor. Ancak özellikle proje okulları söz konusu olduğunda işin rengi yine değişiyor.
Yöneticiler, dört yılda bir dosya hazırlıyor, Bakanlığın hazırladığı forma göre puan hesaplıyor, bunların dışında ise başka araçlara müracaat ederek işini çözmeye çalışıyor. Baş döndüren bu trafik içerisinde sürekli yeni oyunlar kuruluyor, bazı oyunlar bozuluyor. Elbette bu oyun içinde oyunu yönetmeye bir yönetmen gerekiyor.
Bilindiği üzere proje okullarında yönetici ve öğretmen görevlendirmeleri doğrudan Bakanlık tarafından yapılmaktadır. Diğer okullarda ise süreç valilikler üzerinden yürütülmektedir. İşte tam bu noktada eğitim camiasında sıkça konuşulan bir algı ortaya çıkıyor: “Sadece mesleki yeterlilik yetmiyor.”
Ne yazık ki proje okullarına yapılan görevlendirmelerde zaman zaman kişinin mesleki birikiminden çok, sosyal çevresi, sendikal ilişkileri, çeşitli yapılarla kurduğu bağlar veya referans gücü konuşulur hâle geliyor. Elbette bu durumun tamamını genellemek doğru değildir. Ancak sahada oluşan algının da göz ardı edilmemesi gerekir. Çünkü algı bazen gerçeğin önüne geçmektedir.
Bu süreçte en büyük yükü ise bakanlık bürokrasisi taşımaktadır. Telefonlar susmuyor, tavsiye listeleri geliyor, farklı çevrelerden talepler iletiliyor. Aynı okul için farklı isimler öneriliyor. Bir siyasi irade bir isim için “Bu kişi çok önemli,” derken birkaç gün sonra aynı okul için başka bir isim önerilebiliyor. Süreci yöneten bürokrat ise doğal olarak büyük bir baskı altında kalıyor.
Tam da burada başka bir gerçeklik karşımıza çıkıyor. Yönetici görevlendirme sürecini takip eden, başvuruları alan, evrakları inceleyen bürokratik iradenin aslında yalnızca bir yönetmeliğe değil, iyi bir “yönetmene” ihtiyaç duyduğu görülüyor. Burada kullanılan yönetmen kavramı elbette mecazî bir anlam taşımaktadır. Çünkü mesele sadece yönetmelik maddelerini uygulamak değildir. Asıl mesele, bu karmaşık süreci yanlış algılara fırsat vermeden, manipülasyona kapı aralamadan, hakkaniyetli biçimde yürütebilmektir.
Yani hem kurum içi hem kurum dışı dinamikleri bilen, güven veren, tecrübesine saygı duyulan, bürokrasinin sert dilini de siyasetin baskı alanlarını da yönetebilen bir iradeye ihtiyaç var. Öyle bir yönetmen ki kimi zaman tansiyonu düşürecek, kimi zaman farklı talepleri yumuşatacak, kimi zaman da herkesi ortak akılda buluşturacaktır. Çünkü bugün ülkede birçok süreç kâğıt üzerindeki yönetmelikten çok, süreci yöneten insanların tavrına göre şekillenmektedir.
Aslında bürokraside bazen yönetmelikler değil, yönetmenlerin karakteri belirleyici oluyor. İşte bu yüzden baskılar, ayak oyunları, çelişkili talepler, gruplaşmalar ve beklentiler arasında süreci sağlıklı biçimde tamamlayacak yöneticilere değil adeta “yönetmenlere” ihtiyaç duyuluyor.
İşin doğrusu şu ki bu süreçte Bakanlıkta veya il millî eğitim müdürlüklerinde yönetici olmak da kolay değildir. İnsan bazen “Allah yardımcıları olsun.” demekten başka söz bulamıyor. Çünkü Türkiye haritası çok büyük, beklentiler daha da büyük… Talepler olmayınca “Haritadan yer beğen!” diyenler daha büyük!
Bir taraf başka isim öneriyor, öteki taraf başka hesap yapıyor. Herkes kendi penceresinden haklı görünüyor. Hâl böyle olunca süreç zaman zaman içinden çıkılması güç bir hâl alabiliyor.
Ortaya çıkan tablo şudur: Evraklar karışıyor, süreç uzuyor, zihinler yoruluyor ve eğitim ikinci plana düşüyor. Oysa asıl konuşulması gereken şudur: Bir okula atanacak yöneticinin o okulun ruhuna, akademik yapısına, öğrenci profiline ne kadar uygun olduğu…
Bugün 200 öğrencili bir köy okulu ile 1500 öğrencili şehir merkezindeki bir okul aynı şekilde değerlendiriliyorsa burada ciddi bir problem vardır. Çünkü her okulun yükü, sorumluluğu ve yönetim dinamiği farklıdır. Tecrübe, kriz yönetimi, insan ilişkileri ve liderlik becerisi gibi unsurlar sadece puan cetveliyle ölçülemez.
Ayrıca yönetim kadrolarının uyumu da son derece önemlidir. Farklı hesaplarla farklı referanslarla bir araya getirilen yöneticiler arasında çoğu zaman ortak bir dil oluşmuyor. Bu da okullarda gruplaşmalara, huzursuzluklara ve yönetim zaaflarına yol açıyor. Öğretmenler yönetime güven duymuyor, sendikal ayrışmalar büyüyor, kurum kültürü zayıflıyor. Eğitim ise bütün bu tartışmaların arasında yıpranıyor.
Aslında mesele sadece yönetici ataması değil, mesele geleceğin nasıl inşâ edileceğidir. Çünkü okul dediğimiz yer sadece ders anlatılan bina değildir. Orası bir neslin şekillendiği yerdir. Yönetici ise o yapının omurgasıdır.
Bu nedenle liyakat, ehliyet ve tecrübe kavramlarının yeniden güçlü biçimde merkeze alınması gerekiyor. Yönetici görevlendirme süreçleri daha şeffaf, daha öngörülebilir ve daha hakkaniyetli hâle gelmelidir. Rotasyon süreleri şehirlerin yapısına, okul türlerine ve kurumların ihtiyaçlarına göre yeniden değerlendirilebilir.
Belki bütün sorunları bir anda çözmek mümkün değildir. Ancak meseleleri konuşmadan çözmek de mümkün değildir. Çünkü konuşuldukça problemler görünür olur; görünür oldukça da çözüm yolları ortaya çıkar.
Bugün eğitim sistemimizin en büyük ihtiyacı, “bizden olsun” anlayışı değil; “işin ehli olsun” anlayışıdır. Çünkü keser hep kendimize doğru yontulduğunda kurumlar güçlenmez, tam tersine içten içe zayıflar.
MEB’e “Yönetici Görevlendirme Yönetmeni” gerekiyor. Çünkü bu oyunların içinden çıkmak kolay değil.