Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik dengelerinde yeni bir eşik oluşturmaktadır. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının üç devlete karşı yapılmış sayılmasıdır. Kolektif savunma mantığı bakımından NATO’nun 5. maddesini hatırlatan bu düzenlemenin önemi, üç ülkenin askerî güçlerini yan yana getirmesinden daha geniştir.
Asıl mesele, farklı güçlerin birbirini nasıl tamamlayacağıdır.
Üç ülke aynı masaya ne getiriyor?
Pakistan nükleer caydırıcılık ve askerî derinlik sağlamaktadır. Türkiye gelişen savunma sanayii, operasyonel kapasitesi ve diplomatik erişimiyle öne çıkmaktadır. Suudi Arabistan ise yüksek askerî bütçesi, enerji gücü ve uzun vadeli sermaye kapasitesiyle yapının ekonomik ayağını güçlendirmektedir.
SIPRI verilerine göre üç ülkenin 2025 yılı askerî harcamaları toplamı yaklaşık 125,1 milyar dolardır. Suudi Arabistan 83,2 milyar dolar, Türkiye 30 milyar dolar, Pakistan ise 11,9 milyar dolar askerî harcama gerçekleştirmiştir.
Bu rakam ortak bir savunma bütçesi değildir. Fakat kurulabilecek askerî ve ekonomik iş birliğinin ölçeğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Türkiye açısından ilk büyük fırsat ise savunma sanayiinde ortaya çıkmaktadır.
Türkiye artık ürün satmanın ötesine geçebilir mi?
Türkiye’nin savunma ve havacılık ihracatı 2025 yılında 10 milyar dolar eşiğini aşmıştır. Sektörde 3.500’ü aşkın firma, 1.400’ün üzerinde proje ve 100 milyar doların üzerinde proje portföyü bulunmaktadır.
Bu kapasite Türkiye’yi üçlü yapı içerisinde klasik bir silah tedarikçisinden teknoloji sağlayıcı ve sistem entegratörü konumuna taşıyabilir.
Suudi Arabistan ile AKINCI, mühimmat, elektro optik sistemler ve kara platformlarında başlayan iş birliği bunun ilk göstergeleridir. KAAN için ortak yatırım ihtimalinin gündeme gelmesi ise daha büyük bir ekonomik ölçeğe işaret etmektedir.
Pakistan tarafında MİLGEM programı farklı bir modeli göstermektedir. Dört geminin ikisinin Pakistan’da inşa edilmesi, ilişkinin doğrudan satıştan ortak üretim ve teknoloji aktarımına doğru ilerlediğini ortaya koymaktadır.
Peki bu pazar ne kadar büyüyebilir?
Mevcut askerî harcamalar ve ortak üretim ilişkileri üzerinden yapılan senaryo hesaplamasında Suudi Arabistan, Pakistan ve olası Katar bağlantısının 2027 ile 2030 arasında Türkiye bağlantılı yaklaşık 13,9 milyar dolarlık savunma sanayii hacmine ulaşabileceği görülmektedir.
Bu tutar kesinleşmiş sipariş anlamına gelmemektedir. Lisans gelirleri, mühendislik hizmetleri, bakım, alt sistem satışı, yerel üretim ve üçüncü ülkelere ortak ihracat da bu ekonomik alanın parçası olabilir.
Asıl stratejik soru finansman olabilir
Türk savunma sanayiinin önündeki önemli meselelerden biri uzun vadeli sermaye ihtiyacıdır.
KAAN, motor teknolojileri, radar, elektronik harp, hava savunma ve insansız sistemler ciddi finansman gerektirmektedir. Suudi Arabistan ve Katar gibi sermaye sahibi ülkelerin Türk savunma projelerine yatırımcı olarak katılması, ilişkinin niteliğini değiştirebilir.
Bu durumda Türkiye’nin ortakları artık Türk sistemlerinin müşterileri olarak kalmayacaktır. Ar-Ge ve üretim süreçlerinin finansmanına katılan yatırım ortaklarına dönüşebileceklerdir.
2027 ile 2030 arasındaki merkez senaryoda yaklaşık 6 milyar dolarlık ortak yatırım kapasitesi hesaplanmaktadır. Böyle bir sermaye akışı doğru yapılandırılırsa üretim kapasitesini artırabilir, seri üretim sürelerini kısaltabilir ve Türkiye’nin teknoloji geliştirme kabiliyetini destekleyebilir.
Kritik teknoloji ve fikrî mülkiyetin Türkiye’de kalması ise bu modelin stratejik sınırını oluşturmalıdır.
Savunmadan koridor ekonomisine
Mekke Anlaşmasını ilginç hâle getiren başka bir unsur da coğrafyadır.
Orta Koridor doğu batı eksenini, Kalkınma Yolu Basra Körfezi ile Türkiye arasındaki bağlantıyı, modern Hicaz güzergâhı ise Suudi Arabistan ve Levant üzerinden kuzey yönlü ulaşım hattını güçlendirebilir.
Bu ağlar birlikte çalışmaya başladığında Türkiye’nin rolü transit ülke tanımının ötesine geçebilir. Yükün depolandığı, işlendiği, sigortalandığı, finanse edildiği ve farklı pazarlara yeniden dağıtıldığı bir merkez ortaya çıkabilir.
Enerji alanında da benzer bir tablo bulunmaktadır. Suudi Arabistan’ın Türkiye’de planlanan 5 bin megavatlık yenilenebilir enerji yatırımı, TPAO’nun Pakistan’daki arama faaliyetleri ve Türkiye’nin LNG, depolama ve boru hattı altyapısı birlikte değerlendirildiğinde enerji hubı hedefi yeni bir coğrafi boyut kazanmaktadır.
İstanbul Finans Merkezi ise bu savunma, enerji ve ulaştırma yatırımlarının finansman düğümü hâline gelebilir.
Mekke Anlaşmasının Türkiye açısından gerçek değeri burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin önündeki fırsat daha fazla savunma ürünü satmaktan ibaret değildir. Ankara, teknoloji, sermaye, enerji ve ticaret koridorlarının kesiştiği bölgesel sistem entegratörü konumuna yaklaşabilir.
Bu nedenle Ankara açısından mesele, güvenlik taahhüdünü üretim kapasitesi, sermaye erişimi ve bölgesel bağlantısallıkla aynı kalıcı stratejik çerçevede buluşturmaktır.
Anlaşmanın başarısını da imzalanan askerî metinden çok, bu güvenlik taahhüdünün ortak üretime, yatırımlara ve kalıcı ekonomik ağlara ne ölçüde dönüştürülebildiği belirleyecektir.