Mekke Anlaşması üzerine

7 Ağustos tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalandı. Kâbe'nin hemen yanı başında imzalanmış olmasıyla sembolik bir anlam kazanan anlaşmanın en dikkat çekici maddesini Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açıkladı: “Ortak savunmaya ilişkin hüküm, teknik olarak NATO Antlaşması'nın 5. maddesiyle aynıdır.” Bu, üç ülkeden herhangi birine yapılacak saldırının diğerlerine de yapılmış sayılacağı anlamına geliyor.

Anlaşmanın kamuoyundaki yansımaları iki farklı uçta şekillendi. Bir tarafta, anlaşmanın ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet edeceğinden endişe duyanlar var. Bu kesimler, anlaşmayı mezhepçi bir proje olarak görüp İran'a karşı kurulan “Sünni askerî blok” olarak yorumluyor.

Diğer tarafta ise daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan “İslam birliği kuruluyor” diyerek zafer açıklamaları yapanlar… Kanaatimce ikisi için de henüz erken.

Çünkü anlaşmanın tam metnini bilmiyoruz. “Bir ülkeye yapılan saldırının diğerlerine yapılmış sayılması” önemli bir taahhüt; fakat asıl soru hâlâ cevapsız: Kime karşı?

Bir savunma ittifakının anlam kazanabilmesi için ortak tehdidin tanımlanması gerekir. NATO'yu, Varşova Paktı'nı ve benzeri askerî yapılanmaları ayakta tutan unsurlardan biri ortak düşman algısıydı. Mekke Anlaşması'nda ise bu nokta şimdilik muğlak.

Eğer bu anlaşma ABD'nin İran'ı kuşatma siyasetinin yeni bir aracı olacaksa; Sünni-Şii ayrışmasını derinleştirecek, Müslümanları birbirine karşı silahlandıracak yeni bir mezhep bloklaşmasının altyapısını oluşturacaksa, bunun bölgeye huzur değil yeni felaketler getireceğini şimdiden söylemeliyiz. Müslüman coğrafyanın ihtiyacı Washington'un belirlediği düşmanlara karşı yeni cepheler açmak değildir.

Ama ihtiyat, olumlu ihtimalleri görmemize de engel olmamalı.

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları sırasında yaşananlar, bölge ülkelerine dışarıdan sunulan “güvenlik garantilerinin” ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Dünya artık tek merkezli olmaktan çıkıyor. Böyle bir dönemde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın başkalarının kurduğu düzeninin müşterileri olmak yerine kendi güvenliklerini birlikte düşünmeye başladıklarını ummak isteriz.

Fakat buna hemen “İttihad-ı İslam” demek için de çok erken. Önümüzde İslam İşbirliği Teşkilatı gibi büyük imkânlara sahip olduğu hâlde Gazze başta olmak üzere Müslümanların en yakıcı meselelerinde etkili olamayan bir tecrübe duruyor. Birliğin değeri, adıyla, zirveleriyle, kınama toplantılarıyla veya görkemli imza törenleriyle değil; kritik zamanlarda ortaya koyacağı iradeyle ölçülür.

Aslında 8 Nisan'da, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının ardından kaleme aldığım “40 Günün Hatırlattıkları” başlıklı yazıda tam da böyle bir ihtiyacın altını çizmiştim:

“Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan başta olmak üzere tüm bölge aktörleri, ABD ve Batılı ittifakların güvenilirliğini yeniden değerlendirmek zorundadır. Onlar kanımızı döküp canımıza göz dikerken Sünni, Şii, Türk, Arap, Kürt, Farisi ayırt etmemektedir. Bu coğrafya ya kendi güvenlik mimarisini kuracak ya da başkalarının yazdığı senaryoların parçası olmaya devam edecektir.

Mekke Anlaşması eğer bu arayışın bir sonucuysa önemlidir. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'la sınırlı kalmayıp İran'ı, Mısır'ı ve diğer bölge ülkelerini de dışlamayan; askerî güvenliğin yanında ekonomi, enerji, teknoloji, ticaret ve diplomatik dayanışmayı geliştiren bağımsız bir iş birliğine dönüşebilirse desteklenmelidir.

Hele Gazze'de soykırım sürerken, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen İsrail saldırılarının hedefi olmuşken, bölge ülkelerinin birbirlerini tehdit olarak görmek yerine gerçek tehdidin nereden geldiğini konuşmaları artık bir tercih değil zorunluluktur.

Peşinen suçlama veya koşulsuz alkışlama hâlinden çıkmalı; sorularımızı sormaya, endişelerimizi dile getirmeye devam etmeliyiz.

Mekke'de atılan imza, -Allah muhafaza- Washington'un bölge politikalarına eklemlenen yeni bir paktın başlangıcı da olabilir; Müslüman coğrafyanın kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla kurma iradesinin ilk adımlarından birine de dönüşebilir.

Biz ikinci ihtimale inanmak istiyoruz. Çünkü ihtiyacımız yeni cepheler değil, güçlü bir birliktelik iradesidir. İhtiyacımız, birbirimize karşı kurulmuş ittifaklar değil, hepimizi tehdit eden emperyalizme ve Siyonist yayılmacılığa karşı kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız bir bölgesel güçtür.

Mekke Anlaşması'nın gerçek değeri, kime karşı ve kimin yanında durduğuyla belli olacaktır.