Merhametsiz mükemmellik

Gecenin bağrında, Mezopotamya’nın asırlık rüzgarları kumları savururken; gökyüzünde kanatsız, vicdansız ve etten kemikten arınmış gölgeler süzülüyor. Aşağıda titreyen cılız kandil ışıklarını, kerpiç avlularda nefesini tutmuş çocukları ve semaya açılmış çaresiz elleri yalnızca ten sıcaklığından yalıtılmış rakamlara, hiçlikte atan sıradan nabızlara indirgeyen kör kibrin ta kendisi bu.

Artık ölüm, namlunun ucundan dökülen kaba alev topları değil. Binlerce kilometre ötedeki serin odalarda, silikon damarların içinden süzülen dilsiz kararlarla yeryüzüne inen kusursuz teopolitik tufan.

Farabi, asırlar önce o büyük eserinde adaletin ve ahlakın hüküm sürdüğü Erdemli Şehir tasavvurunu kurarken; insanı yaşatan yegâne gayenin erdem olduğunu söylemişti. Ortadoğu'da bugün sahaya sürülen merhametsiz matematik ise, Farabi'nin bu kadim rüyasını buz gibi hesaplamalarla hedef tahtasına oturtuyor. Sokak lambalarının altından süzülen uçucu gölgeler, uydulara çarpan cılız frekanslarla birleşip anında ülkelerin kalbini veya masumiyetin sığındığı avluları küle çevirebiliyor. Geleceğin mühimmatı artık sesten hızlı füzeler değil; ahlakı kökünden sökülüp alınmış, rakamlara hapsedilmiş sağır zihinlerdir.

Bu hesaplanmış kibrin tekebbürü, savaşların artık pürüzsüz ve sözde sivil kayıpsız olacağını vaat ederek inanç putu gibi tapınaklaştı. Kararları hatasız verecek üst akıl yanılsamasıyla, devletlerin egemenlik hakları silikon vadilerindeki şirketlerin insafına terk ediliyor. Fakat olayları dikkatle gözlemleyen, ihtimalleri rasyonel temelde ölçüp tartan o ağırbaşlı devlet aklıyla bakıldığında ortaya çıkan çıplak hakikat şudur:

Hedefi milimetrik isabetle vuran bu mutlak irade, vicdan üretmiyor; sadece katliamın hızını ve faili meçhullüğünü artırıyor. İnsan elinin tetikte titrediği o şüphe anı, kodların inşa ettiği karanlık dehlizlerde kendine yer bulmuyor. Yüzyıl önce emperyal haritaları çizen o cetveller, bugün görünmez ağlarla yeniden ete kemiğe bürünüyor.

Sınırlarımızın hemen ötesinde koca coğrafya bilinmeze doğru sürüklenirken; içeride sığ polemiklerle vakit kaybetme lüksümüz yok. Kadeş’ten bu yana barışın en ağır bedellerle ödendiği bu topraklarda, dışarıdan uzatılan reçetelerin sahteliği her krizde yüzümüze çarpıyor. Tıpkı devletin en üst makamından tüm dünyaya karşı haykırıldığı gibi; adalet olmadan dünyada kalkınma, barış ve istikrar yeşermiyor.

Peki komşularımız kendi iç fay hatlarında paramparça olurken, biz bu tufandan nasıl sağ çıkacağız?

İşte bu amansız kuşatmanın tam ortasında, çıkış yolunu bize gösteren yine bu toprakların kadim aklıdır. Büyük sosyolog İbn Haldun, Mukaddime adlı şaheserinde medeniyetleri yıkılmaz kılan yegâne gücün asabiye yani ortak ruh etrafında sarsılmaz biçimde kenetlenmek olduğunu asırlar öncesinden miras bırakmıştır.

Bugün, coğrafyamıza dışarıdan biçilen görünmez kefeni yırtıp atan İstiklal Marşı’mızın kabulünün 105. yıl dönümündeyiz. Akif'in kaleminden dökülen o kutlu destan, tam da İbn Haldun'un bahsettiği o kenetlenme şuurunun, milletimizin ortak geçmiş ve gelecek tasavvurunun en veciz nişanesidir. Fırtınalı ummanlarda yolumuzu aydınlatan şaşmaz millî mutabakat senedimizdir.

Bu nadide armağanı umutsuzluğun bağrından elmas gibi çıkarıp bize hediye eden büyük mütefekkir Mehmet Akif Ersoy’u rahmetle yâd etmeden, bugünün krizlerini rasyonel biçimde göğüsleyemeyiz. O gün o destanı kabul eden Meclis'in muhterem üyeleri, bugün devasa sunucularda aranan mutlak varoluş denklemini, doğrudan kanlarıyla ve imanlarıyla yazmışlardı.

Dışarıdan esen o hesapsız ölüm rüzgarları, ancak içerideki adalet ve mutabakat duvarlarına çarptığında etkisini yitirir. Asıl mesele, gökyüzünden ateş kusulurken ve o büyük kırılma anı geldiğinde, hakikat dairesinde kimin omuz omuza ayakta kalacağıdır.

Göklerimizi hangi görünmez ağlar kuşatırsa kuşatsın; istiklalimize ve o marşın kurucu ruhuna son nefesimize kadar sahip çıktığımızda, çelikten kanatların dahi aşamayacağı sarsılmaz gök kubbeyi kendi ellerimizle inşa etmiş olacağız.