Kudüs bugün sadece bir şehir değildir; hafızanın, inancın ve direnişin adıdır. Mescid-i Aksa ise yalnızca taşlardan örülü bir ibadet mekânı değil, ümmetin vicdanını ölçen bir terazidir. Ne var ki bugün bu terazide ağır basan şey, ne yazık ki sessizliktir. Dünyanın başka krizlerle meşgul olduğu, gündemlerin savaş haberleriyle dolduğu bir dönemde Mescid-i Aksa yeniden kapatılıyor, Filistinlilerin ibadeti engelleniyor ve bu büyük acı çoğu zaman görünmez hale getiriliyor.
Bugün Kudüs’e bakıldığında en dikkat çekici manzara, siyasi açıklamalar ya da diplomatik demeçler değildir. Asıl dikkat çekici olan, Mescid-i Aksa’ya ulaşabilmek için dağ yollarını aşan Filistinli kadınlardır. Ellerinde ne güç vardır ne koruma ne de güvenlik garantisi. Buna rağmen kilometrelerce yürüyerek, geceleri gizli patikalardan geçerek, yakalanma ve öldürülme riskini göze alarak Aksa’ya varmaya çalışıyorlar. Çünkü onlar için Aksa sadece bir mescit değil; kimliktir, hatıradır, emanettir.
Nablus’tan Kudüs’e yürüyerek gelen iki kadının hikâyesi, aslında binlerce Filistinlinin ortak hikâyesidir. Yaklaşık 80 kilometrelik yol, normal şartlarda bile kolay değildir. Fakat kontrol noktaları, askerî baskınlar, gözaltı riski ve yolların kapatılması düşünüldüğünde bu mesafe sıradan bir yolculuk olmaktan çıkar; adeta bir irade sınavına dönüşür. Bazen bu yolculuk üç gün sürer, bazen bir haftayı bulur. Sonunda Aksa’ya ulaştıklarında ise yalnızca iki veya dört rekât namaz kılıp hemen ayrılmak zorunda kalırlar. Çünkü orada fazla kalmak bile gözaltı gerekçesi olabilir.
Bu sahne bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Filistinliler topraklarından vazgeçmedi. Tam tersine, her gün yeni bedeller ödeyerek bağlılıklarını ortaya koyuyorlar. Vazgeçme emaresi gösterenler, çoğu zaman onları yalnız bırakanlardır. Büyük toplantılarda Filistin konuşulsa da sokakta, medyada ve gündelik hayatta Aksa meselesi hak ettiği karşılığı bulamıyor. Birçok Müslüman toplum için bu mesele artık sadece ara sıra hatırlanan bir başlık haline geldi.
Oysa Mescid-i Aksa, sadece Filistinlilerin sorunu değildir. Tarihi, dini ve insani yönüyle bütün Müslümanların ortak meselesidir. Çünkü bir mabedin kapatılması, insanların ibadet hakkının engellenmesi ve bir halkın kendi kutsal mekânına ulaşamaması, sadece yerel bir güvenlik meselesi olarak görülemez. Bu, insan onuruna yönelmiş bir müdahaledir.
Batı Şeria’da bugün hayat, sıradan kelimelerle anlatılamayacak kadar ağırdır. İnsanlar çoğu zaman evlerinden bir kilometre uzağa gitmekte bile zorlanıyor. Bir yerden başka bir yere ulaşmak, sadece yolculuk değil; risk, bekleyiş ve belirsizlik anlamına geliyor. İşte böyle bir ortamda kadınların geceleri dağ yollarından yürüyerek Aksa’ya gitmesi, sıradan bir ibadet yolculuğu değil; sessiz ama güçlü bir direniştir.
Burada özellikle kadınların öne çıkması da dikkat çekicidir. Çünkü onlar, savaşların ve işgallerin en görünmeyen yükünü taşıyan kesimlerdir. Evlerini ayakta tutan, çocuklarını koruyan, kayıplarına sabreden ve buna rağmen umudu diri tutan çoğu zaman kadınlardır. Şimdi aynı kadınlar, Mescid-i Aksa’nın kapısına ulaşabilmek için kilometrelerce yürüyorsa, bu yalnızca dini hassasiyet değil; aynı zamanda tarih bilinci ve aidiyet duygusudur.
Bugün İslam dünyasının kendisine sorması gereken soru şudur: Aksa’ya yürüyen bu kadınların gösterdiği fedakârlığın neresindeyiz? Biz ekranlardan izlerken, onlar dağlardan yürüyor. Biz konuşurken, onlar bedel ödüyor. Biz gündem değiştirirken, onlar aynı emaneti omuzlarında taşıyor.
Mescid-i Aksa meselesi sadece haber bültenlerinde birkaç dakikalık bir başlık olmamalıdır. Bu mesele, vicdanı diri olan herkesin gündeminde yer bulmalıdır. Çünkü bir gün şehirler değil, insanlığın suskunluğu yargılanacaktır.
Ve belki o gün en güçlü tanıklığı, 80 kilometre yürüyüp iki rekât namaz kılan o kadınlar yapacaktır.