…mış Gibi

Henüz küçük bir çocukken başlıyoruz mış gibi yapmaya ve mış gibi yaşamaya. Mesela bir odun parçasını bacaklarımın arasına alıp at biniyormuş gibi yaptığımı hatırlıyorum. Bir bidon kapağını otomobil direksiyonu gibi çevirip otomobil sürüyormuş gibi yapmışlığım da var. Kız kardeşlerimin küçük yastıkları bebek gibi uyuttuğunu da anımsıyorum. Belki sizlerin de mış gibi olan çocukluk hatıralarınız vardır. Bunlar, bizi hayata hazırlayan güzel anılar ve deneyimlerdi. Fakat geçti ve gitti, unutuldu.

Belki de çocukluğundaki mış gibi yapma ve yaşama alışkanlığından olsa gerek, kimi insanlar; yetişkinlikte de mış gibi yapmaya ve mış gibi yaşamaya devam ediyorlar. Seviyormuş gibi görünüp sevmeyenler, koruyormuş gibi yapıp zarar verenler, inanıyormuş gibi davranıp inkâr edenler. Ve bugün, hayatımızdaki insanların gözyaşlarından ve tebessümlerinden emin olamıyoruz. Samimiyet, aramızdan eksilmiş ve hayattan çekilmiş gibi.

“Biliniyor bizim, mahsustan yaşadığımız” demişti o büyük şair. Her okuduğumda yüzümde bir tokat sıcaklığı hissi veren o dizeler. Artık ne kavgalarımız ne de sevgimiz, merhametimiz ya da kulluğumuz samimi bir tavır ve duygu içermiyor. Hayatın hangi sahnesine baksak orada maskeli yüzlerle karşılaşıyoruz. Bir ağaca yaslanmaya, bir insana inanmaya meylediyoruz fakat çok geçmeden hüsrana uğruyoruz. Mesela hayatımızda her meselede güvenebileceğimiz ve her koşulda emin olabileceğimiz kaç insan var? Bir, iki, belki üç, en fazla beş…

Kalbin, zekânın, çiçeğin, balın, ağacın ve meyvenin; hülasa hayatın ve içindekilerin yapay ve sahte olanını yapmak için harcadığımız zamanı ve emeği, keşke daha sahici ve samimi şeyler üretmek ve yapmak için harcamış olsaydık. Belki o zaman daha huzurlu ve güvende olurduk. Kaldı ki gönül, sahte olan, samimiyet içermeyen hiçbir şeyden razı olmuyor. Kalbimiz mutmain değil. Bu yüzden başımızı alıp ıssız köylere, dağ başlarına, denizlere ve ormanlara kaçmak istiyoruz. Bu yüzden eski zamanı, eski insanı, çocukluğumuzu özlüyoruz.

Oysa, Müslümanların, en belirgin vasıflarından biri samimi oluşlarıdır. Onların ibadetlerinde, sözlerinde ve fiillerinde şek, şüphe ve riya bulunmaz. Nitekim Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de: “Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik; öyleyse içten bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah’a ibadet et” (Zümer / 2) buyurmaktadır. Ve yine Sevgili Peygamberimiz; “Din samimiyettir” (Müslim, Îmân, 95) sözüyle bize çok önemli bir hatırlatma yapmaktadır.

İnsanın samimiyetini yitirmesinde ve hayatın mış gibi yaşanan yeni bir şeklinin icat olunmasında, etkili olan unsurlardan biri de sosyal medyadır. Bu yeni dünya, yani sanal evren, insana pek çok farklı kimliğe ve görünüşe bürünme fırsatı verdi. Aynı kişi tarafından farklı sosyal medya platformlarında açılan onlarca farklı hesap ve üretilen onlarca sahte profil. İnsanın kendi gerçekliğine ve kendi kimliğine bile yabancılaştığı tuhaf bir dünya.

Ve artık sevinçler ve hüzünler, doğumlar ve ölümler, sevaplar ve günahlar, en mahrem anlar ve özel zamanlar basit etkileşim arayışlarına, sanal beğenilere kurban ediliyor. Üstelik bizi bu sanal evrende kontrol edecek ve normalleştirecek herhangi bir içsel direncimiz de kalmamış gibi görünüyor. Aslında herkes biliyor, bunun bir aldatmaca ve hile olduğunu ama kimse söylemiyor.

İsterseniz, hep birlikte içimize ve özümüze dönmek için bir sefere çıkalım. Yüzümüzdeki ve gönlümüzdeki tüm sahteliklerden, mış gibi yaşamaktan vazgeçelim. Samimiyeti yaşamın her halinde yeniden egemen kılalım. Yola revân olalım ve samimi bir niyetle yeniden kapıları çalalım…Kapıların sahibi olan Allah, elbette bize hayırlı olan bir kapıyı açacaktır.

Vesselam…