Haram ayların birincisi olan Muharrem’i hicret ayı olmaktan çıkarıp bir matem ayı haline getirmenin hiç kimseye faydası yoktur. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sevgili torunu Hz. Hüseyin (r.a.) ve ailesine yapılan bu büyük zulmün karşılığı elbette cehennemdir. Ağlayarak, dövünerek, matem tutanlar ne Hz. Hüseyin’in makamını yükseltebilir; ne de zalimlerin cezalarını artırabilir.
Ayet meali: “Resûl-i Ekrem Aleyhisselâtü Vesselâm, vazife-i Risâletin icrâsına mukàbil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor.”
Burada kastedilen mananın sadece akrabalık muhabbeti olmadığını müfessirler beyan etmiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mübarek nesli, risalet noktasında İslamiyet’e cibilli olarak taraftardır. Hem de onun sünnetinin tatbiki ve devam ettirilmesinin manevi bekçileridir.
Bu yüzden Hz. Resulullah (s.a.v.) bir defasında şöyle demiştir: “Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz necat bulursunuz; biri, Kitâbullah; biri, Âl-i Beytim.”
Buradaki Al-i Beyt ifadesi elbette sünnetine uymak ve onun muhafazasına çalışmak manasına gelmektedir. Öyleyse Ehli Beyt’e muhabbet, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) ve sünnetine muhabbeti yani ittiba etmeyi gerektirmektedir.
***
Hicri 10 Muharrem 61 (Miladi 10 Ekim 680) tarihinde vukua gelen Kerbela hadisesi asırlardır bütün Müslümanların ciğerini dağlamakta, aynı zamanda İslam dünyasının en dehşetli büyük yarası olarak dini ve siyasi tesirini hâlâ devam ettirmektedir.
Daha önce Hz. Ali’nin (r.a.) bazı sahabilerle Cemel Vak’asında karşı karşıya gelmesi, ardından Ebu Süfyan oğlu Muaviye ile Sıffin’de savaşması, gelecek günlerdeki bu kaos ortamının habercisi gibiydi. Hz. Hasan’ın (r.a.) Hadisi Şerif’te haber verilen sulh yolunu seçmesi ve altı aylık halifelikten sonra hilafetten vazgeçmesi siyasi ortamı yumuşatmasına rağmen, Hz. Hüseyin’e (r.a.) reva görülen zulüm ve gaddarlık İslam âleminde kabili iltiyam olmayan büyük bir inşikaka sebebiyet vermiştir.
Hadiseleri sadece tarihi açıdan ve bilinen sebepler üzerinden değerlendirenler büyük bir öfkeye hatta bir intikam hissine kapılarak, bitmeyen bir matem içine girmişlerdir. Kendileri gibi yapmayanları ya ihanetle veya pasiflikle suçlamışlardır. Halbuki istikamet üzere bulunan Ehli Sünnet görüşü daima haddi vasatı takip etmiş, ifrat ve tefrite düşmekten kaçınmıştır.
Hadiselere İlahi hikmetin tecellisi olarak bakanlar; devamlı geçmişi anıp acıları ve düşmanlıkları tazeleyenlere karşı; Allah’ın Hakim, Alim, Basir, Semi isimlerini hatırlatarak; tevekkül içinde ahirette tecelli edecek olan Âdil, Kadir, Aziz ve Müntakim isimlerinin manasına sığınmışlardır.
Bediüzzaman, eserlerinde her olayın zahiri sebeplerinin arkasında tecelli eden ilahi hikmetin sırlarına nazar etmiş ve Müslümanlara teselli vermiştir. Mesela Kerbela hadisesi için sorulan bir suale verilen cevabı şöyledir:
“Eğer denilse: (Hz. Hüseyin) Bu kadar haklı ve hakikatlı olduğu halde, neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlâhî ve rahmet-i İlâhiye onların fecî bir âkıbete uğramasına müsaade etmiş?
Elcevap: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri cihetiyle Arap milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması, Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının sâfi ve parlak mesleklerine halel verip, mağlûbiyetlerine sebep olmuş.
Amma Kader nokta-i nazarında fecî âkıbetin hikmeti ise:
Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, mânevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile mânevî saltanatın cem’i gayet müşkildir. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Ta, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve sûrî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı mâneviyeye tâyin edildiler. Âdî vâliler yerine, evliya aktablarına merci oldular.”
Allah Hz Hüseyin (r.a.) ve mazlum şehitlere rahmet eylesin.
Zalimler için yaşasın cehennem!