Muhatap alınmak

İnsan, biraz da kendisini kimin çağırdığıyla yaşar. Kimin gözünde bir değeri olduğunu hissediyorsa oraya doğru yönelir, oraya doğru akar. Çünkü insanın en büyük ihtiyaçlarından biri sadece anlaşılmak değil; fark edilmek, görülmek, muhatap alınmaktır da aynı zamanda.

Bazen de kıymet verdiklerimiz tarafından fark edilmek isteriz. Hepimizin bir kıymet verdiği vardır. Önemsediği, bir bakışına dünyaları verdiği, uğruna her şeyden vazgeçtiği, canından daha önemli tuttuğu… O kişi yahut o dava her neyse, ona verdiğiniz sevginin karşılık bulduğunu hissetmek insanın iç dünyasında tarifsiz bir baharın müjdecisi olur. Sevdiğin kişi tarafından sevildiğini bilmek, belki de insan ruhunun en büyük nimetlerinden biridir.

Bazen tek bir söz insanı hayata bağlar. Bir “Gel!” hitabı, bütün yorgunlukları unutturur. Ardına bakmadan yürütür insanı. Çünkü çağrılmak, değer verildiğinin işaretidir. İnsan, kıymet gördüğü yere doğru koşar.

Şöyle düşünün… Tuttuğunuz takımın maçını tribünden izliyorsunuz. Binlerce insan arasında takım kaptanı dönüp size isminizle hitap ediyor ya da gol atan bir futbolcu dönüp golü size ithaf ediyor. O an kameralar size çevriliyor. Belki birkaç saniyelik bir an… Ama ömür boyu unutulmayacak bir gurur.

Ya da hayranı olduğunuz bir sanatçının konserinde sizi fark ettiğini ya da sizi sahneye davet ettiğini düşünün. Yahut bir topluluğun içinde önem verdiğiniz bir insanın sizi kalabalıkların arasından seçip size yöneldiğini… İnsan ruhu bundan etkilenir. Çünkü insan, değer gördüğü yerde büyür.

Fakat bütün bu örnekler, hakikatin ve hikmetin yanında oldukça küçük kalır. Biz Müslümanlar biliyoruz ki bu dünyadaki varlığımızın asıl gayesi kulluktur. Hayatın bütün karmaşası, bütün hengâmesi arasında insanın gerçek huzuru bulduğu yer, Rabbinin huzurudur. Günde beş vakit namazda kırk rekât boyunca tekrar ettiğimiz Fâtiha Suresi’nde: “(Allah'ım!) Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz” anlamına gelen “İyyâke na'büdü ve iyyâke neste'în” ayeti ile kulluk ve istek kapısının tek sahibinin Allah olduğunu beyan ederek aslında hayatımızın merkezini belirlemiş oluyoruz.

Çünkü insan, huzuruna çıktığı varlığın büyüklüğü kadar küçülür; küçüldükçe de hakikatte büyür. Allah’ın huzurunda duran bir kalp için dünyanın alkışları anlamını yitirmeye başlar. Makamlar, unvanlar, ideolojiler, kalabalıkların övgüsü… Hepsi gelip geçici bir gölge gibi kalır.

İbn Atâullah el-İskenderî Hazretlerinin o hikmetli sözü burada ne kadar da manidardır: “Cenâb-ı Hakk’ı bulan neyi kaybeder? O’nu kaybeden neyi kazanır?” Bediüzzaman Said Nursi de bu manayı tamamlayan şu sözüyle adeta kalplerimize bir ölçü bırakır: “O’nu bulan her şeyi bulur. O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz. Bulsa da başına belâ bulur.”

İnsanların bizi tanıması mı daha büyük bir nimettir, yoksa âlemlerin Rabbi’nin bizi bilmesi mi? Kalabalıkların alkışı mı daha kıymetlidir, yoksa Rabbimizin “Ey kulum!” hitabı mı?

Bir gün gelecek; ne malların fayda verdiği, ne makamların anlam taşıdığı, ne de insanların birbirine sığınıp teselli bulabildiği bir gün... Gölgenin dahi bulunmadığı o mahşer gününde Rabbimizin rahmetiyle bir kula yönelip “Ey kulum!” diye hitap etmesi, bütün çağrılmaların üstünde değil midir?

Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimizin: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” hitabı da işte bu yüzden ruhumuzun en büyük sığınağıdır. Çünkü insanı ayakta tutan şey yalnızca yaşamak değil; rahmete çağrılacağına dair bir de ümit taşımasıdır.

Belki de bütün mesele şudur: Dünyada herkes tarafından bilinmek değil, Rabbimizin razı olduğu bir kul olarak anılabilmek…

Ya Rab… Bizi dünyanın geçici alkışlarına değil, Senin “Ey kulum!” hitabına talip olan kullarından eyle. Bizi huzurundan mahrum bırakma. Bizi, razı olduğun kulların arasına dâhil eyle. Âmin.