(Gazali, İhya)
Hal'e gelince o kalbin, rakibi (murakabe edeni) gözetmesi, onunla meşgul olması, ona iltifat etmesi, onu mülahaza etmesi ve ona dönmesidir.
Bu hali meyve olarak veren marifet, Allah'ın kalplerdeki gizliliklere muttali olduğunu, kulların amellerini murakabe ettiğini, her nefsin yaptığını tesbit etmek suretiyle o nefsin üzerinde kaim olduğunu bilmektir. Allah hakkında bedenin görünür kısmının insanlara açık olduğu gibi hatta bundan daha açık bir şekilde kalbin sırlarının Allah'a açık olduğuna inanmaktır. İşte bu marifet yakîne dönüştüğünde yani şüpheden uzak olduğunda kalbe galebe edip kalbi kontrol altına alır. Evet ölümü bilmek gibi birtakım ilim vardır ki içinde şek ve şüphe olmadığı halde kalbe galebe çalmaz. Marifet bu şekilde kalbi istila ettiğinde, kalbi murakabe edenin yö-nüne çeker, kalbin himmetini murakabe edene çevirir!
Bu marifeti, yakîn haline getirenler, mukarreblerin ta kendileridir. Bunlar da sıddîklar ise 'Ashab-ı Yemin'e bölünürler. Bu bakımdan bunların murakabesi iki derece üzerindedir:
Birinci Derece
Birinci derece, sıddîklardan olan mukarreblerin murakabesidir. Bu murakabe tazim ve iclal murakabesidir.
Kalp, celali düşünmekte tamamen dolar, Allah'ın heybeti altında kırılır. Orada asla başkasına bakma imkanı kalmaz. Bu murakabe öyle bir murakabedir ki onun amellerinin tafsilatı hakkında tartışmayı uzatmayacağız. Çünkü o sadece kalpte tahakkuk eden bir murakabedir. Azalar ise, onlar mübahlara bile bakmaktan muattal olurlar. Nerde kaldı mahzurlulara bakmak? Azalar taatlarla harekete geçirildiğinde, kendileriyle iş görülen aletler gibi olurlar. Artık doğruluk yolları üzerinde korumasında herhangi bir tesbit ihtiyacı kalmaz. Bilakis çobanın tamamını elde eden, güdüleni düzeltir. Kalp ise, çobandır. Ne zaman ki mabud ile dolarsa, azalar, zorluk olmaksızın istikamet üzerinde cereyan eden aletler olur.
Bu kimse himmeti bir olan ve dolayısıyla Allah Teala tarafından diğer himmetlerin (derdin)den korunan bir kimsedir. Bu dereceye vasıl olan bir kimse, bazen halktan gafil olur. Öyle ki gözlerini açtığı halde yanında hazır olanı görmez. Kulağında sağırlık bulunmadığı halde kendisine söylenileni dinlemez. Bazen mesela oğlu yanından geçer, oğluyla konuşmaz. Hatta seleften bazısının üzerinde, bu hal cereyan ediyordu. Kendisini kınayan bir kimseye dedi ki: 'Yanından geçerken beri dürt!' Bu durum, uzak sayılacak bir durum değildir; zira sen bunun benzerini dünya sultanlarını tazim eden kalplerde bile görürsün(!) Hatta sultanın hizmetkarları, sultanlara kalplerini şiddetli bir şekilde kaptırdıklarından, sultanların meclislerinde başlarından geçenlerin farkında olmazlar. Hatta bazen kalp basit bir işle meşgul olur, o hususta düşünceye dalıp gider. Çoğu kez varmak istediği yeri geçer ve peşine düştüğü işi unutur!
Abdülvahid b. Zeyd'e (Basra'lı bir abiddir) şöyle soruldu: 'Sen bu zamanda haliyle meşgul olup da halktan uzaklaşan birini biliyor musun?' Cevap olarak dedi ki: 'Ben bilmiyorum! Ancak bildiğim bir kişi vardır. O da şu saatte sizin yanınıza gelecek'.
Bu sözünden az bir zaman sonra Utbetü'I-Gulam içeri girdi. Abdülvahid b. Zeyd ona dedi ki: 'Ey Utbe! Nerden geliyorsun?' 'Filan yerden geliyorum' dedi. Onun geldiği yol çarşıdan geçerdi. Abdülvahid ona 'Yolda kimlerle karşılaştın?' dedi. O 'Hiç kimseyi görmedim!' dedi.
Hz. Yahya bir kadının yanından geçti. Kadını iteledi. Kadın yüz üstü yere düştü. Bunun üzerine Yahya'ya (a.s) 'Niçin böyle yaptınız?' dediler. Hz. Yahya 'Ben onu duvar sandım!' diye cevap verdi.
Bir kişi şöyle anlatıyor: 'Ok ile yarışan bir cemaatin yanından geçtim. Biri onlardan uzak oturuyordu. Yanına vardım. Onunla konuşmak istedim. Bana dedi ki:
- Allah'ın zikri daha hoştur.
- Tek başınasın!
- Beraberimde rabbim ve iki melek vardır!
- Şu kişilerden hangisi yarışı kazandı?
- Allah kimi affetmişse o!
- Yol nerede?
Göğe doğru işaret ederek kalkıp yürüdü ve şöyle dedi:
- (Ey rabbim!) Senin kullarının çoğu senden uzaktır!
İşte bu, Allah'ın müşahedesiyle kalbi dolan bir kimsenin sözüdür. Bu kimse ancak Allah'tan konuşur. Ancak Allah yolundaki konuşmayı dinler. Bu bakımdan böyle bir kimse dil ve azalarının murakabesine muhtaç değildir; zira onlar ancak onda bulunan mana ile hareket ederler!
Şiblî, Ebu Hüseyin en-Nûri itikafta iken huzuruna vardı. Onu sakin, görünüşü güzel ve hareketsiz bir halde gördü. Kendisine 'Sen bu sükûnet ve murakabeyi nerden aldın?' diye sordu. Ebu Hüseyin 'Bizim bir kedimiz vardı, ondan! O kedi avlanmak istediğinde deliğin kapısında nöbet bekler, kılı dahi kıpırdamazdı' dedi.
Ebu Abdullah b. Hafif12 şöyle anlatır: Mısır'dan çıkıp Ebu Ali el-Ruzubarî'yi13 ziyaret etmek için, Ramle'ye gitmek istedim. Zahid diye bilinen Mısırlı İsa b. Yunus bana dedi ki: 'Sur'da (Şam'da bir yerdir), bir genç ile bir ihtiyar vardı. İkisi murakabe hali üzerinde bir araya gelmişlerdi. Eğer onlara gidersen onlardan istifade edersin!' Bu söz üzerine aç ve susuz olduğum, belime bağlı bir bez ve omuzlarımda birşey olmadığı halde, Sur'a gittim, camiye girdiğimde kıbleye yönelmiş oturan iki şahıs gördüm. Kendilerine selam verdim. Bana cevap vermediler. İkinci, üçüncü defa selamı tekrarladım. Yine selamıma karşılık vermediler. Bunun üzerine, 'Neden benim selamımın cevabını vermiyorsunuz!' dedim. Bunun üzerine, genç olanı, başını kaldırarak bana baktı ve şöyle dedi: 'Ey Hafif'in oğlu! Dünya azdır. Azdan da ancak azı kalmıştır. O halde, azdan çoğu edin! Ey Hafif'in oğlu! Senin meşguliyetin ne az imiş ki boşalıp bizimle birleşmeye vakit buldun?' O bu sözüyle beni tesiri altına aldı! Sonra başını önüne eğerek murakabeye daldı! Ben onların yanında öğle ve ikindiyi kılıncaya kadar kaldım. Dolayısıyla açlığım, susuzluğum ve yorgunluğum kalmadı. İkindi zamanı olunca şöyle dedim: 'Bana nasihat et!' Bunun üzerine başını bana doğru çevirerek şöyle dedi: 'Ey Hafif'in oğlu! Biz musibetzedeleriz. Bizde nasihat dili yoktur'. Böylece onların yanında üç gün kaldım. Ne yedim, ne içtim, ne uyudum. Onların da birşey yediğini veiçtiğini görmedim. Üçüncü gün olunca kalbimden dedim ki: 'Bunların ikisine yemin verdireyim ki bana nasihat etsinler! Umulur ki onların nasihatlarından faydalanırım!' Bunun üzerine genç, başını kaldırıp bana şöyle dedi: 'Ey Hafif'in oğlu! Görünüşü sana Allah'ı hatırlatan, heybeti kalbine düşen, diliyle değil, fiiliyle sana nasihat eden bir kimsenin arkadaşı ol! Selam sana! Kalk! Bizden ayrıl!'
İşte bu, kalplerine Allah'ın iclal ve tazimi galebe çalmış, kalplerinde Allah'tan başkasına yer kalmamış ve murakabeye dalmış kimselerin derecesidir.
İkinci Derece
İkinci derece ashab-ı yemin den olan muttakî kimselerin murakabesidir. Bu kimselerin, Allah'ın zahir ve batınlarına muttali olmasının yakîni kalplerine galebe çalmıştır. Fakat celalin mülahazası, onları sarhoş etmemiştir. Onların kalpleri normal bir derecede kalmıştır, hallere ve amellere bakacak genişliktedir. Ancak o kalpler amelleri işlemekle beraber, murakabeden boşalmazlar. Evet! Bunlara Allah'tan utanmak galip gelmiştir ve onlar ancak Allah hususundaki tahkik ve tesbitten sonra ilerler veya gerilerler. Kıyamette kendilerini rezil edecek her şeyden çekinirler. Çünkü onlar Allah'ın dünyada kendilerine muttali olduğunu bilirler. Kıyameti görmeye ihtiyaç duymazlar.
İki derecenin değişikliği, müşahedelerle bilinir; zira sen halvet halinde, bazen birtakım ameller işlersin. Yanına bir çocuk veya bir kadın geldiğinde bilirsin ki bu gelen senin haline muttalidir. Ondan utanır, oturmanı düzeltir, hallerine dikkat edersin. Bu dikkatin gelenin büyüklüğünden değil, utanmaktan ileri gelir; zira gelenin müşahedesi, her ne kadar, seni sarhoş edecek ve kalbini tamamen kaplayacak derecede değilse de o müşahede sende hayali kabartır. Bazen de sultanlardan biri yanına gelir veya büyüklerden biri içeri girer. Dolayısıyla girenin büyütülmesi senin bütün kalbini kaplar. Öyle ki onunla meşgul olmak için içinde bulunduğun herşeyi terkedersin. Bu davranışın ondan utandığın için değildir.
İşte Allah'ın murakabesinde kulların mertebeleri böyle değişik olur. Kim bu derecede olursa o, bütün hareket, sekene, kalbindeki düşünce ve mülahazalarında murakabeye muhtaçtır. Kısacası; bütün tercihlerini mülahaza etmelidir. Onun burada iki bakışı vardır: Biri amelden önce, diğeri amel hakkındadır.
Amelden öncesine gelince, kişi kendisine görünen ve yapılmasından ötürü kalbini harekete geçiren şeyin sadece Allah rızası mı olduğuna, yoksa heva-i nefiste, şeytanın peşine takılmaktan mı ibaret olduğuna dikkat etmelidir. Bu bakımdan kişi hakkın nûruyla bu durum kendisine inkişaf edinceye kadar bunu tahkik ve tesbite çalışmalıdır. Eğer sadece Allah için bir şey ise onu yapmalı, Allah'tan başkası içinse Allah'tan korkup, O'ndan çekinmelidir. Ona rağbet ettiğinden dolayı da nefsini kınamalıdır. Nefsine, nefsinin kötü fiilini, rezil olması hususunda çalışmasını ve eğer Allah, nefsin yardımına yetişmeseydi kendi kendisinin düşmanı olduğunu hatırlatıp tanıtmalıdır.
Bu tesbit, beyanın hududuna varıncaya kadar işlerin başlangıcında farzdır. Hiç kimse, böyle bir tesbit yapmaktan müstağni değildir; zira haberde şöyle varid olmuştur:
Ne kadar küçük olursa olsun, kulun hareketlerinin her birinde, kul için üç defter neşredilir: Birinci defter 'neden?' İkinci defter 'nasıl?' Üçüncü defter de 'kim için?' defteridir.
Neden'in manası; 'Neden bunu yaptın? Acaba Mevlan için bunu yapmak, senin üzerine farz mıdır? Veya heva-i nefsin için mi buna meylettin?' Eğer kişi, bu sualden kurtulursa; yani o hareketi yapmak Mevlası için gerekli ise, (bu takdirde) ikinci defterden sorulur. Bu bakımdan kendisine denilir ki: 'Sen bunu nasıl yaptın?' Zira Allah'ın her amelde bir şartı ve bir hükmü vardır. O şart ve hükmün kaderi, vasfı ve sıfatı ancak bir ilimle bilinir! Bu bakımdan ona şöyle denir: 'Sen nasıl yaptın? Kesin bir ilimle mi? Yoksa cehalet ve zanla mı?' Eğer kişi, bu sualden kurtulursa üçüncü defter açılır. O da ihlasın istenilmesidir. Bu bakımdan kendisine şöyle denir: 'Bunu kim için yaptın? Acaba sırf Allah'ın cemali ve La ilahe illallah sözüne vefa göstermek için mi yaptın? ki o zaman senin ecrin Allah'a düşer veya mahlukların görmesi için mi yaptın? Eğer öyleyse ecrini o kimseden al! Veya acelece verilen dünyayı elde etmek için mi yaptın ki bu takdirde dünyadan olan nasibini sana tam olarak veririz veya unutarak, gaflet halinde mi yaptın ki bu takdirde senin amelin yanar, çaban boşa gider ve ecrin yok olur. Eğer benim gayrim için bunu yapmışsan benim azabıma ve ikabıma müstehak olursun. Zira benim kölemdin, verdiğim rızkı yer, benim nimetimle yaşardın. Sonra benden başkasına çalışırdın. Beni dinlemedin, oysa şöyle demiştim:
Allah'tan başka taptıklarınız sizin gibi kullardır. (A'raf/194)
Sizin Allah'tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı Allah'ın katında arayın. O'na ibadet edin ve O'na şükredin.(Ankebût/17)
İyi bilin ki, halis (katıksız) din yalnız Allah'ındır.(Zümer/3)
Kul, bu sorulara muhatap olacağını ve bu kınamalara maruz kalacağını bildiğinde sorguya çekilmeden önce nefsini sorguya çeker. Sorulan suallere cevaplar hazırlar. Kulun cevabı, doğru olmalıdır. Bunun için de tedkik ettikten sonra yapmalı veya yapmamalıdır. Düşündükten sonra ancak parmağını veya kirpiklerini kıpırdatmalıdır.
Hz. Peygamber (s.a) Hz. Muaz'a hitaben şöyle demiştir:
Kişi, gözüne çektiği sürmeden, parçaladığı çamurdan ve kardeşinin elbisesine dokunmasından bile sorulacaktır.14
Hasan Basrî (r.a) şöyle demiştir: 'Ashab-ı kiramdan biri bir sadaka vermek istediğinde önce tedkik eder. Eğer Allah içinse verirdi'.
Yine Hasan şöyle demiştir: 'Niyetinin ve himmetinin yanında durup düşünen bir kula Allah rahmet eylesin! Eğer niyeti Allah için ise (bu takdirde) düşündüğünü yapar. Eğer Allah'tan başkası için ise yapmaz'.
Sa'd (r.a), Selman-ı Farisî'ye (r.a) şöyle nasihat etmiştir: 'Kasdettiğin zaman kasdının yanında Allah'tan kork!15.
Muhammed b. Ali (r.a) şöyle demiştir: 'Mü'min bir kimse bir işi yapmak istediğinde duraklar, yavaşça hareket eder. Niyetini tedkik eder. Gece odun toplayan bir kimse gibi değildir'.
İşte bu, murakabe mertebesine ilk bakıştır. Bu bakıştan ancak kuvvetli ilim, amellerin sırlarını, nefislerin gizliliklerini ve şeytanın hilelerini çözen bir marifet sahibi kurtulabilir. Bu bakımdan şahıs nefsini, rabbini ve düşmanı olan İblis'i tanımadığında, heva-i nefsine uygun geleni bilmediğinde, heva-i nefse uygun gelenle Allah için sevdiği şeyin arasını ayırt etmediğinde, niyeti halis, düşünce ve hareketinde Allah'ı razı etmediğinde bu murakabede sağlama varamaz. Çokları Allah Teala'nın hoşuna gitmeyen hareketlerde bulunur. Oysa iyilik yaptıklarını sanırlar(!)
Öğrenilmesi mümkün olan bir hususta cahil olan bir kimsenin mazur olduğunu zannetme! Böyle bir kimse nasıl mazur olabilir? İlim öğrenmek her müslümana farzdır. Âlimin iki rek'at namazı alim olmayanın bin rek'atından daha üstündür. Çünkü alim kişi, nefsin afetlerini, şeytanın hilelerini ve aldatma yerlerini bilir, onlardan korunur. Cahil ise, bunu bilmez. Öyleyse ondan nasıl sakınabilir? Bu bakımdan cahil bir kimse daima zahmet içerisindedir. Şeytan da bundan ötürü sevinmekte ve tepinmektedir. Cahillik ve gafillikten Allah'a sığınırız. Çünkü cahillik her şekavetin başı ve her zararın temelidir.
Her kulun üzerinde Allah'ın hükmü (şudur ki) o kul bir şeyi yapmak istediğinde nefsini murakabe etmeli, azalarıyla çalışmak istediğinde kendisini kontroldan geçirmelidir. Öyleyse bu kul, o işin Allah için olduğunu, ilim nûruyla anlayıncaya kadar yap-maktan çekinir veya o hareketin heva-i nefis için olduğunu bilip ondan sakınır, kalbini o hususta düşünmekten meneder ve böyle bir işi yapmayı hatırından bile geçirmemeye dikkat eder; zira batıldaki ilk tehlike bertaraf edilmedikçe, batıla dalma isteğini artırır. Bu istek himmetin batıla yönelmesini gerektirir. Himmetin yönelmesi ise niyetin kesinleşmesini gerektirir. Kesin niyet ise, o batılı bilfiil yapmayı, o batılı bilfiil yapmak ise, helak olmayı ve Allah'ın gazabını gerektirir. Bu bakımdan şerrin tohumunu daha ilk kaynağında yok etmek gerekir. O da insanın hatırına gelendir; zira hatırdan sonraki merhalelerin hepsi ona tabidirler. Kul üzerinde bu müşkilleşince, iş karanlığa bürününce artık bir daha da o kula ilim nûruyla düşünmek mümkün olmaz. Heva-i nefis vasıtasıyla şeytanın kandırmasından Allah'a sığınmalıdır.
Eğer kişi ictihad etmek ve kendi kendine düşünmekten aciz kalırsa, din alimlerinin nûruyla ışıklanmaya gitmelidir. Şeytandan kaçtığı gibi dalalete saptıran ve dünyaya yönelten alimlerden kaçmalıdır. Hatta onlardan daha fazla kaçmalıdır; zira Allah Teala Hz. Davud'a vahiy göndererek şöyle buyurmuştur:
Dünya sevgisinin sarhoş ettiği ve sevgiden uzaklaştırdığı bir alimi benden sorma! Bu gibi alimler insanların yollarını kesen kimseler gibidir.
Bu bakımdan dünya sevgisiyle, oburluğun şiddeti ve dünyaya dalmaktan ötürü kararmış kalpler Allah'ın nûrundan perdelidirler; zira kalp nûrlarının ışıklanma yeri rubûbiyyet huzurudur. Bu bakımdan o huzura arkasını çeviren oradan nasıl ışık alabilir? O huzurun düşmanına yönelen, o huzurdan nefret edene aşık olan oradan nasıl nûr edinir? O düşmanlar da dünyanın şehvetleridir.
Bu bakımdan mürîdin himmeti, ilmi güzelce yapması eğer dünyayı tamamen istemeyen alimi bulamazsa dünyadan yüz çevirmiş veya dünyayı az isteyen bir alimi aramaya koyulmaktır.
Nitekim Hz. Peygamber (r.a) şöyle buyurmuştur:
Allah Teala, şüpheler varid olduğunda tefrik edici gözü, şehvetler hücum ettiği anda kamil olan aklı sever!16
Dikkat edilirse Hz. Peygamber, ayırdedici göz ile kamil aklı bir araya getirmiştir; zira onların ikisi, hak nazarında birbirinden ayrılmazlar. Bu bakımdan şehvetlerden alıkoyucu aklı olmayan bir kimsenin şüphelerde tefrik edici gözü olamaz.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Kim bir günah işlerse, bir daha dönmemek üzere ondan bir akıl ayrılıp gider!17
Zaten insan zayıf akıl ile saadete ermiştir, onun miktar ve oranı nedir ki insan bir de onu günahları işlemek suretiyle mahvetmeye yelteniyor?
Amellerin afetlerini bilmek şu zamanlarda tamamen yok olmuştur. Çünkü insanlar bu ilimleri terketmişlerdir. Şehvetlerinin arkasından gitmekte, kabaran husumetlerde halkın arasında hakem olacak ilimlerle meşgul olmaktalar ve bir de 'İşte fıkıh ilmi budur' derler. Dolayısıyla dinin fıkhı olan bu ilmi, ilimler cümlesinden çıkarmışlardır. Sadece dünya fıkhına tecerrüd etmişler, o fıkıh ki onunla din fıkhına yer açılsın diye kalplerden meşgul edici şeylerin bertaraf edilmesi kasdedilir. Bu bakımdan dünya fıkhı ancak şu bahsettiğimiz fıkıh vasıtasıyla din fıkhının bir parçası olabilir.
Siz bugün öyle bir zamandasınız ki sizin bu zamanda en hayırlınız en fazla acele edeninizdir. Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecektir ki o zamanda en hayırlınız, tahkik yapanınız olacaktır.18
Ashab-ı kiramdan bir grup, Irak ve Şam ehline karşı olan savaşlara katılmaktan çekinmiştir. Çünkü mesele onlar için çözülmez bir vaziyettedir. Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer, Usame b. Zeyd, Muhammed b. Mesleme ve diğerleri gibi....
Bu bakımdan şüpheli şeylerde duraklamayan bir kimse, heva-i nefsinin arkasına giden ve görüşünü beğenendir. Böyle bir kimse Hz. Peygamber'in şu hadîsiyle vasıflandırdığı kimselerdendir:
İtaat edilen bir cimriliği, arkasından gidilen bir heva-i nefsi ve her görüş sahibinin kendi görüşünü beğendiğini gördüğünde, sadece nefsinle ilgilen!19
Kim tahkik ve tedkik etmeksizin, bir şüpheye dalarsa, o şu ayete ve şu hadîse muhalefet etmiştir:
Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme!(İsra/36)
Zandan sakın! Muhakkak ki zan, sözün en yalanıdır.20
Hz. Peygamber bu zan ile, delilsiz bir zannı kasdetmiştir. Nitekim avam tabakasından bazı kimseler kendisine müşkil gelen bir meselede kalbinden fetva ister ve zannın arkasına takılır. Bu işin zorluğu ve büyüklüğü hakkında Hz. Ebubekir şöyle dua etmiştir: 'Yarab! Bana hakkı hak olarak göster. Onun arkasında gitmeyi nasip eyle! Bana batılı batıl olarak göster. Ondan sakınmayı nasip eyle! Beni şüphede bırakma ki heva-i nefsime tabi olmayayım'.
Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: İşler üç durumdadır:
1. Doğruluğu tebellür etmiştir. Ona tabi ol!
2. Yanlışlığı belli olmuştur! Ondan sakın!
3. Senin için müşkil olan iştir. Onu bilene havale et!
Hz. Peygamber bir duasında şöyle demiştir:
Ey Allahım!Din hususunda ilimsiz konuşmaktan sana sığınıyorum.21
Bu bakımdan Allah'ın kulları üzerindeki en büyük nimeti ilim ve hakkın keşfedilmesidir. İman ise hakkın keşfi ile ilmin bir çeşidinden ibarettir.
Allah'ın sana lütfu cidden büyüktür. (Nisa/11)
Allah Teala, bu lütuftan ilmi kasdetmiştir. Eğer bilmiyorsanız ilim ehlinden sorun! (Nahl/43)
Muhakkak ki bize düşen, doğru yolu göstermektir. (Leyl/12)
Sonra onu açıklamak da bize aittir.(Kıyame/19)
Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.(Nahl/9)
Hz. Ali şöyle demiştir: "Heva-i nefis, körlüğün ortağıdır. Şaşkınlık anında durup düşünmek Allah'ın tevfîkindendir. Üzüntüyü kovalayıcı olarak yakîn ne güzeldir! Yalanın neticesi pişmanlıktır. Doğrulukta selamet vardır. Nice uzak vardır ki yakından daha yakındır. Dostu olmayan bir kimse gariptir. Sıddîk, o kimsedir ki gaybi doğrudur. Kötü zan seni dosttan mahrum bırakmasın. Sehavet ne güzel ahlaktır! Haya her iyiliğe sebeptir. Kulpların en kuvvetlisi takvadır. Kendisine yapıştığın sebebin en kuvvetlisi o sebeptir ki seninle Allah arasındadır. Dünyadan ancak kendisiyle ahiretini tamir ettiğin miktar senindir. Rızık ikidir: a) Senin kendisini kovaladığın rızık, b) Bizzat seni arayan rızık. Eğer sen ona varmazsan o sana gelir! Eğer sen, elinde isabet alandan irkilirsen, sana varmayan için irkilme! Olanla olmayan üzerine delil getir! Zira eşya birbirine benzer. Kişiyi, elinden kaçmayacak birşeyin elde edilmesi sevindirir. Elde edilmesi mümkün olmayanın elden kaçması üzer. Bu bakımdan dünyadan elde ettiğinle pek fazla sevinme! Dünyanda elinden kaçanın arkasından da gam yeme! Senin sevincin Allah'ın huzuruna gönderdiğin, üzüntün de geride bıraktığında olsun. Meşguliyetin himmetin ahiret için olsun!"
Hz. Ali'nin bu sözlerini nakletmekteki gayemiz, şaşkınlık anında tevakkuf etmenin gerekli olduğunu belirtmektir. Tevfîk Allah'tandır.
O halde, murakabe edenin birinci bakışı niyet ve hareketindeki bakışıdır. O hareketin Allah için mi, yoksa heva-i nefis için mi olduğunu tedkik etmesidir.
Nitekim Hz. Peygamber (r.a) şöyle bu-yurmuştur:
Şu üç haslet kimde varsa, o imanını kemale ulaştırmıştır: a) Allah hakkında hiçbir kınayanın kınamasından korkmaz. b) Amelinden hiçbir şeyle riyakarlık yapmaz. c) Kendisine iki şey arzolunduğunda onların biri dünya, diğeri ahiret için olursa ahireti dünyaya tercih eder.22
Hareketlerinde kendisine keşfolunanın çoğunun mübah olmasıdır. Fakat bu onu ilgilendirmez. Hz. Peygamber'in şu hadîs-i şerîfi için onu terkeder.
Kendisini ilgilendirmeyeni terketmek, kişinin güzel müslümanlığındandır!
Murakabenin ikinci bakışı, amele başladığında olan bakışıdır. Bu da ancak keyfiyetini tedkik etmekle olur ki Allah'ın ameldeki hakkını yerine getirsin. Onu tamamlamak hususundaki niyetini güzelleştirsin. Onun suretini kemale erdirsin. Mümkün olduğu en güzel şekilde onu yapabilsin. Bu durum, bütün hallerinde ondan ayrılmaz. Çünkü o bütün hallerinde, hareket ve sükûndan uzak değildir. Bu bakımdan Allah Teala bütün bunlarda mura kabe ettiğinde niyet, güzel fiil ve edebin gözetilmesiyle ibadetini yapmaya muktedir olur. Mesela eğer oturuyorsa kıbleye doğru oturması uygundur.
Meclislerin en hayırlısı o meclistir ki onunla, kıbleye yönelinir.
Bağdaş kurmamalıdır; zira sultanların huzurunda bağdaş kurarak oturulmaz. Oysa sultanların sultanı (Allah) onun durumuna muttalidir.
İbrahim b. Edhem şöyle demiştir: "Bir defasında bağdaş kurarak oturdum. Gaibden şöyle diyen bir ses işittim: 'Sultanlarla böyle mi oturuyorsun?' Bundan sonra bağdaş kurarak oturmadım".
Eğer yatıyorsa, kıbleye yönelik olduğu halde sağ kolu üzerinde yatmalıdır. Bununla beraber ilgili yerlerde zikrettiğimiz diğer edeplere de riayet etmelidir. Bütün bunlar murakabeye dahildir. Hatta def-i hacet yaparken bile murakabeyi yerine getirmek için, onun hedeflerini de gözetmelidir. Durum bu olunca, kul ya ibadet veya masiyet veya mübah içerisinde olmaktan uzak olamaz. Öyleyse ibadet, ihlas, ikmal, edebe riayet etmek, ibadetleri afetlerden korumak ile murakabesi tamam olur. Eğer masiyet içindeyse murakabesi tevbe,pişmanlık,günahtan çekinmek, haya ve düşünmekle iştigal etmekle olur.
Eğer mübahın içinde ise, murakabesi edebe riayet ettikten sonra nimetin içinde nimet vereni müşahede edip nimet verene şükür etmekle olur!
Kul, bütün hallerinde sabrı gerektiren bir beladan uzak değildir. Aynı zamanda şükrü gerektiren bir nimetten de emin değildir. Bütün bunlar murakabedendir. Hatta kul, her durumda üzerinde olan bir ilahî farîzadan kurtulamaz. Bu farîza ya derhal yapması gereken bir fiildir veya terketmesi gereken bir mahzurdur veya Allah'ın affına acelece varmak için teşvik edilen bir mendubtur o mendub hususunda Allah'ın kullarıyla yarışır veya bir mübahtır ki onda bedenin sıhhati, kalb salahı, ibadetin yardımcısı vardır. Bunların her birinin murakabenin devamıyla gözetilmesi gereken bir sınırı vardır.
Bunlar Allah'ın hudutlarıdır.Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa nefsine zulmetmiş olur.(Talak/l)
Bu bakımdan kul nefsini bütün vakitlerinde şu üç kısım hakkında tedkik etmelidir: Ne zaman ki farzlardan boşalıp faziletleri yapmaya kudreti yetiyorsa, amellerin en faziletlisiyle meşgul olmak için onları araması gerekir; zira elde etmeye kudreti olduğu halde, fazla kar elinden kaçan bir kimse zarar etmiş sayılır! Karlar ise, faziletlerin meziyetleriyle elde edilir. Bundan ötürü kul, dünyasından ahireti için azık edinir.
Dünyadan olan nasibini unutma! (Kasas/77) Bütün bu, bir saatlik sabır ile mümkün olur; zira saatler üçtür:
A) Geçmiş bir saattir ki ister meşakkat, ister saadet içerisinde geçsin, onun içinde kula bir zorluk yoktur.
B) Gelecek bir saattir ki daha gelmemiştir. Kul, o saat gelinceye kadar yaşayıp yaşamayacağını bilmez ve yine o saate Allah Teala'nın ne gibi bir hüküm vereceğini de bilmez!
C) Kesinleşen bir saattir ki onun içinde nefsiyle mücahede etmesi ve o saatte rabbini murakabe etmesi gerekir.
Mü'min bir kimsenin sadece üç şeye tamahı olur: 1. Ahiret için azıklanmaya, 2. Bir maîşet için ıslaha, 3. Haram olmayan bir şeyden lezzetlenmeye...23
Bu manadaki şu hadîse de uymalıdır:
Akıllı bir kimsenin dört saatinin olması gerekir: a) Rabbine münacat ettiği saat. b) Nefsini hesaba çektiği saat. c) Rabbinin yarattığı mahlukat üzerinde tefekkür ettiği saat. d) Yemek ve içmek için boşaldığı saat.24
Zira kendisi için bu saatte, diğer saatlere yardım eden bir durum vardır! (....) Çünkü orada azaları yemek ve içmekle meşguldür, o saatte amellerin en faziletlisi olan bir amelden boş olmamalıdır. O amel de zikir ile fikirdir; zira yediği yemekte (mesela) öyle acaiplikler vardır ki eğer onları düşünür ve sezerse, bu seziş onun için azalarla yapılan amellerin çoğundan daha üstündür. Burada insanlar birçok kısımlara ayrılır. Bir kısmı vardır ki ona basiret ve ibret gözüyle bakarlar. O yemek sanatının acaipliklerinde, hayat sahiplerinin onunla nasıl yaşadıklarına, Allah Teala'nın onun sebeplerini takdir etmesinin keyfiyetine ve ona teşvik eden servetlerin yaratılışına ve o hususta şehvete teshir edilen aletlerin yaratılışına bakıp düşünürler. Nitekim biz bunun bazısını Şükür Kitabı'nda, tafsilatıyla zikretmiştik. Bu makam, akıl sahiplerinin makamıdır.
Bir kısım vardır ki o yemeğe, nefretle bakarlar. Onda mecburiyet yönünü düşünürler. Ondan müstağni olmayı isterler. Fakat buna rağmen nefislerini mecbur ve onun şehvetlerine müsahhar olarak görürler. Bu makam zahidlerin makamıdır.
Bir kısım vardır ki sanatın içinde sanatkarı görür. Ondan Yaradanın sıfatlarına terakki ederler.Bu bakımdan onun müşahedesi fikrin birçok kapılarını hatırlamaya vesile olur. Onun sebebiyle, onlar için o kapılar açılır. Bu makam ise, makamların en yücesidir. Bu makam ariflerin makamlarından ve muhiblerin alametlerindendir zira muhib olan bir kimse dostunun sanatını, kitabını, telifini gördüğünde, sanatı unutur, kalbiyle sanatın sahibiyle meşgul olur. Oysa kulun içerisinde kıvrandığı herşey Allah'ın sanatıdır. Eğer kendisi için melekût kapıları açılırsa ustaya bakması için geniş bir imkan olur. Fakat bu durumun meydana gelmesi cidden nadirdir.
Dördüncü bir kısım vardır, o yemeğe rağbet ederler ve obur davranırlar. O yemekten ellerinden kaçan kısım için üzülürler. Hazır bulunan kısımla sevinirler. Onlardan hoşlarına gitmeyen-leri kötülerler. Yapanı zemmederler. Hem pişirileni, hem de pişireni kınarlar. Pişirilenin de pişirenin de failinin Allah olduğunu, Allah'ın izni olmaksızın, onun mahlûklarından bir şeyi kötüleyenin Allah'ı kötülemiş olduğunu bilmezler.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Dehr'e küfretmeyiniz! Çünkü Allah Teala, dehr'in ta kendisidir!25
İşte bu ikinci murabete, amelleri daimî ve kesintisiz bir vaziyette murakabe etmekle meydana gelir. Bunun izahı oldukça uzundur. Bizim söylediklerimizde esasları bilen bir kimse için yol üzerinde uyarma vardır.
12) Adı Ebu Abdullah Muhammed b. Hafif dir. Şirazlıdır. H. 371'de vefat etmiştir.
13) Adı Ahmed b. Muhammed'dir. Mısır'da ikamet etmiştir. Orada H. 322'de vefat etmiştir.
14) Daha önce geçmişti.
15) İmam Ahmed, Hakim
16) Ebu Nuaym
17) Daha önce geçmişti.
18) Irakî aslına rastlamadığını söylemektedir.
19) Daha önce geçmişti.
20) Kaynağı bulunamadı.
21) Irakî aslına rastlamadığını söylemektedir.
22) Ebu Mansur Deylemî
23) İmam Ahmed, İbn Hibban ve Hakim
24) Daha önceki hadisin bir parçasıdır. (Irakî)
25) Müslim, "Allah dehr'in sahibi ve dehr'in içinde cereyan eden hadiselerin mûcidi" demektir. Bu, müteşabih hadîslerdendir.