Bugün boşanma ve nafaka meselesi etrafında dönen tartışmalar, aslında çok daha derin bir sorunun işaretidir. Adaletin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği meselesi… Bir kadını koruma adına ortaya konulan uygulamaların, başka bir insanın hayatını uzun yıllar hatta ömür boyu ipotek altına alması gerçekten adalet midir? İşte tam bu noktada Müslüman bir kadının duruşu, sadece kendi hakkını almak değil, hakkın ne olduğunu bilmekle şekillenir.
Kur'an-ı Kerim, boşanmayı bir kaos alanı olarak değil, ölçü ve hikmetle düzenlenmiş bir süreç olarak ele alır. Kadının mağdur edilmemesi açıkça emredilir. “Boşanan kadınlar için örfe uygun bir geçim hakkı vardır” buyruğu, kadının korunmasını esas alır. Ancak aynı ilahi hitap, bu hakkı sınırsız bir talebe dönüştürmez. Çünkü İslam’da hak, adaletle sınırlıdır; adalet ise dengeyi gerektirir.
Bu dengeyi anlamadan yapılan her uygulama, iyi niyetle başlasa bile zamanla zulme dönüşebilir. Süresiz nafaka tam da böyle bir kırılma noktasıdır. Bir evlilik sona ermiş, yollar ayrılmış, hayatlar farklı istikametlere yönelmişken, geçmişe ait bir bağın ekonomik olarak ömür boyu sürmesi ne fıtrata ne de adalet duygusuna uygundur. Müslüman bir kadın, kendisine tanınan hakkın sınırını da bilir. Çünkü bilir ki ölçüsüz alınan her hak, bir başkasının omzuna haksız bir yük olarak biner.
Muhammed (s.a.v.)’in ortaya koyduğu ölçü de bu dengeyi teyit eder. Boşanma sonrası kadın korunur, iddet süresince nafakası sağlanır, eğer hamile ise tüm ihtiyaçları karşılanır. Ancak bu süreç, hayat boyu süren bir bağımlılığa dönüşmez. Peygamber Efendimiz’in “Zarar verme de yoktur, zarara zararla karşılık verme de yoktur” sözü, bu meselenin en net ölçüsüdür. Bir hakkı elde etmek uğruna başka bir insanın hayatını zorlaştırmak, İslam’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
Bugün süresiz nafaka uygulamasının doğurduğu sonuçlara bakıldığında, bu ölçünün ne kadar hayati olduğu açıkça görülür. Kısa süren bir evlilik sonrası yıllarca süren ekonomik yükümlülükler, sadece bireysel değil toplumsal dengeleri de sarsmaktadır. İnsanların yeniden hayat kurma imkânı daralmakta, yeni evliliklerin önünde görünmez engeller oluşmaktadır. Daha da önemlisi, bazı durumlarda nafaka bir geçim desteği olmaktan çıkıp sürekli bir gelir kapısına dönüşebilmektedir. Bu ise üretmeyi değil, bağımlılığı teşvik eden bir yapıyı beraberinde getirir.
Oysa İslam’ın hedeflediği toplum, başkasının omzuna yaslanarak ayakta duran değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bireylerden oluşur. Müslüman bir kadın için onur, sadece hak almakla değil, hakkı yerli yerinde kullanmakla anlam kazanır. Hakkın sınırını aşan her talep, kişiyi güçlü kılmaz; aksine adalet terazisini bozar.
Kur’an’ın “Ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak gerekir” emri, boşanmanın bile bir ahlak çerçevesi içinde gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koyar. Güzellikle bırakmak, sadece kırıcı olmamak değildir. Aynı zamanda karşı tarafı hayat boyu sürecek bir yükün altına sokmamaktır. Çünkü ayrılık, bir tarafın diğerine ömür boyu bedel ödettiği bir süreç değildir.
Müslüman bir kadının duruşu burada belirginleşir. O, kendisine tanınan meşru hakları alır; mehirini alır, iddet süresince nafakasını alır, mağduriyetini giderir. Fakat bunun ötesine geçerek bir başkasının hayatını sürekli etkileyen bir yükü talep etmeyi adaletle bağdaştırmaz. Çünkü bilir ki İslam, ne kadını ezdirir ne de erkeği ezer. İslam, dengeyi korur.
Bugün yeniden düşünülmesi gereken şey tam da budur. Hak kavramını, sınırsız bir talep alanı olarak mı göreceğiz, yoksa adaletin çizdiği sınırlar içinde mi değerlendireceğiz? Eğer gerçekten adalet istiyorsak, tek taraflı değil dengeli bir yaklaşımı esas almak zorundayız.
Müslüman bir bayan, hakkını bilir ama haddini de bilir. Ve bilir ki gerçek izzet, başkasının omzuna yük olarak değil, adaletin içinde dimdik durmaktır. Bu yüzden o, süresiz nafaka gibi ölçüyü aşan uygulamaları bir kazanım değil, adaletin ruhuna aykırı bir yük olarak görür ve böyle bir zulme razı olmaz.