Rahmetli Başbakan Adnan Menderes bir Bağdat ziyaretinde İmam Azam Ebu Hanife’nin kabrini ziyaret eder. Bildiğiniz gibi geleneğimizde bu tür ziyaretlerde kabristanda medfun bulunanlar için Fatiha (Suresi) okunur. Bu ziyarette de hazirun okuduğu Fatiha’yı bitirir ancak Başvekil Adnan Menderes’in elleri hala Fatiha yani dua konumunda. Uzun bir süre geçer yani 2-3 Fatiha okunacak kadar zaman geçmesine rağmen rahmetli Menderes ellerini yüzüne götürmeden öylece kalmaya devam edince yanında bulunan mebuslardan Sebati Ataman dirseğiyle rahmetlinin koluna dokunarak murakabeden ayılmasını sağlar. Ataman Başvekil Adnan Menderes’e neden öyle daldığını sorunca Menderes derin bir iç çeker. Gerisini Sebati Ataman’dan dinleyelim:
"Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet ve onun gibileri, burada ve bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde bir nizam kurmuşlardı. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılıp, darmadağın oldu. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bir araya gelecek mecalleri yok, bulaşacakları, dertleşecekleri bir teşkilatları yok. Batılıların binbir teşkilatı var, kendileri için kararlar alırlar ama bizlerin yok. İşte böyle bir nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması lazımdır. Biz de buraya bunun için geldik" der.
Bu ziyaretten kısa bir süre sonra Bağdat Paktı kuruldu ancak Irak’ta darbe yapıldı ve başbakanları Nuri Said Paşa -ki aynı zamanda bir Osmanlı paşasıydı- linç edildi (1957). Menderes idam edildi vs.
Demem o ki İslam dünyası hala öyle bölük pörçük. Sadece Sünni-Şii olarak değil Sünniler kendi aralarında, Şiiler kendi aralarında param parça. Bakınız, Pakistan da Afganistan da Sünni. Türkiye de Sünni Mısır da, İran da Şii büyük oranda Irak da Bahreyn de… Bu ülkelerin halini görüyorsunuz değil mi? Hiçbiri diğer bir ülkenin huzurunu istemiyor. Kimse yek diğerine eyvallah etmiyor.
İşte son yüzyılda Osmanlı sonrası yaşanan bütün acılar büyük oranda bu parçalanmışlıktan kaynaklanmaktadır. Son 25 yılda Filistin’in, Afganistan’ın, Libya’nın, Irak, Suriye ve İran’ın başına gelenler bu bölünmüşlüğün batılılara vermiş olduğu hareket kabiliyetindendir.
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz Çarşamba günü (11 Mart 2026) TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmada bir kez daha “Irk, mezhep, din, dil, köken ayrımını reddediyoruz. Bizim 'Sünnilik, Şiilik' gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam…” derken bu hususu dile getiriyordu. Bu çok değerli bir yaklaşım, inancımız açısından da son derece önemli bir söylem ancak yıllar önce de bu çağrıyı yine Sayın Erdoğan’dan duymamıza rağmen ipleri ipsizlerin elinde olan Şeyhlikler, emirlikler, prenslikler, krallıklar ve totaliter rejimlerin başkanları bu çağrıya gereken karşılığı vermediler.
Bugün İran’ın yaşadığı tam da bu parçalanmışlıkla alakalıdır. Sadece İran’ın değil, Sünnî dünyanın da hali böyle zira İran’dan önce Afganistan, Irak, Suriye, Libya benzer durumlar yaşadı da genel olarak Müslüman dünya sadece olayları izledi.
Bundan sonra mı?
Her türlü olumsuzluklar karşısında umudunu koruyan biri olarak bu konuda yani İslam dünyasının yek vücut olarak hareket edebileceğine bu yüzyıl içinde de inanmıyorum. Gelecek neyi gösterir bilemem ama geleceğin İslam dünyası için iyi şeyler getirmesinin oluru bir yüz yıl daha yoktur.
Bunu karamsarlık olarak değerlendirmeyin; sosyolojik olarak, politik olarak, dünya siyaseti ve ülkelerin stratejilerinin yönünü tespit olarak değerlendirdiğinizde içinde bulunduğumuz durumun bu yüzyılda düzelemeyeceğini görmek zor olmayacaktır.
İran savaşı biter hatta çok yakında taraflar masaya oturup anlaşacaklar. Ancak bu halimiz sürdükçe daha çok İranlar, Suriyeler, Iraklar yanacak diye endişe ediyorum. Bu süreyi kısaltmak için bize büyük görevler düştüğü malum. Ayrılıkları, gayrılıkları insanî değerlendirelim ve doğrularımıza sahip çıkarak kardeşlik ateşini harlamalıyız.
Unutmayınız; biz insanlara örnek olmakla görevlendirildik ve bundan sorulacağız…