Kemalist Rejimde, bütün gazeteciler “İnk̆ilâbın sâdık birer hâdimi”
Bilâhare, mezk̃ûr gazeteciler, bir fazlayle (Gündüz Nadir), Diyârbekir'den, aynı mâhiyette bir yakarış telgrafı daha çekiyorlar...
Bunu, muhâkeme edilen on gazetecinin imzâladığı 13 Eylûl 1341 (1925) târihli yakarış telgrafı tâk̆îb ediyor:
“Şark İstiklâl Mahkemesi karşısında isticvâblarımız icrâ ve ikmâl olunduğu şu günlerde, nîmete karşı şükrân kabîlinden bir hareketle, büyüklüğünüzün mânevî huzûruna çıkmayı vecîbeden addettik. Cumhûriyet'in sâdık birer amelesi, İnkılâbın samîmî birer hizmetçisi olduğumuzu isbât etmiş olmak kanâatiyle, sonsuz bir fahr ve gurûr duyarak Zât-ı Riyâsetpenâhîlerine, bir kerre daha arzederiz ki bu kanâat şu dakîkada vicdânlarımızı müsterîh etmekle berâber, bundan daha çok güvendiğimiz nokta, asîl kalbinizin hatâları örten lûtfudur. İlh…” (Soyak 1973: I/346-348)
Soyak'ın tasrîh ettiğine göre, “Büyük Rehber”, bu “telgraflardan çok mütehassis oluyor” ve “gazetecilerin samimî bir intibah ve nedamet ifade eden telgraflarını, aynen, İstiklâl Mahkemesine ulaştırmayı ve böylece onların lehinde tecelli eden şahsî duygu ve düşüncesini belirtmeyi münasip görüyor”:
“Şark İstiklâl Mahkemesi Müddeiumûmîliği'ne,
“Gazetecilerin Mahkemeye celbinden sonra, Anadolu'da ve isyân sâhasındaki meşhûdâtları üzerinde hatâ ettikleri ve nâdim oldukları hakkındaki telgrafnâmelerini evvelce Mahkemenin nazar-ı adâletine takdîm etmiştim. Yine müştereken, yukarıdaki telgrafla mürâcaat ediyorlar. Bunu da nazar-ı insâfa almak muvâfıktır, Efendim. Reîsicumhûr Gazi Mustafa Kemâl.”
Bu müdâhale üzerine, bütün gazeteciler berâat ettiriliyor:
“Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal imzasiyle Mahkemeye çekilen bir telgrafda: ‘On gazetecinin imzasiyle kendisine çekilen bir telgrafın leffedildiği, bunu dikkate almanın insafa uygun olacağı' söyleniyordu.
“İşte bunun üzerine, büyük kurtuluş ve sevinç saati geldi. Mahkeme hepimiz hakkında beraat kararı verdi. Mevcut kanunlar dairesinde yayın vazifelerini yaptığımızı, ortada suç bulunmadığını kararda belirtti. ‘Devlet otoritesini sarsarak isyana sebep olmak' isnadı ortadan kalkmıştı…” (Yalman 1970: III/187-188)
Totaliter Rejimde işler böyle yürüyordu…
Bütün mes’ele, gazetecilerin kayıdsız şartsız itâatini têmîndi
Diyârbekir / Elâziz İstiklâl Mahkemesi'nde görülen “Gazeteciler Dâvâsı”, müretteb “İzmir Sûiksadi” Dâvâsından da, Diyârbekir “Şeyh Saîd İsyânı” veyâ Rize “Şapka İsyânı” Dâvâlarından da çok farklı bir fasıldır…
Yalman’ın îzâhatınca da, Totaliter Rejimin Engizisyon Mahkemeleri'nde sîgaya çekilmelerinin birinci sebebi, bu sûretle kendilerine gözdağı verilerek “Mutlak Şef”in her icrââtını kayıdsız şartsız desteklemelerini sağlamak, ikincisi de, “Doğu Anadolu'yu içinden tanıyarak Memleket hakkında uluorta makâleler kaleme almamak”tır… (Yalman 1970: III/180, 172)
Yalman, Hâtırât'ında, kendilerinin, İstiklâl Mahkemesi'ne sevk̆ edildikleri zamân, Rejimin gadrine uğramadıklarını, bilakis, Diyârbekir’de de, Elâziz'de de hatırlı misâfirler gibi ağırlandıklarını anlatıyor:
“Her halde Ankara'dan verilen bir emirle, bütün seyahatimiz esnasında bize karşı mahkûm gibi değil, saygılı misafir gibi hareket edildi. Her gittiğimiz yerde ikram gördük. Anadolu'da o sırada hüküm süren imkânlara göre, Konya – Adana – Gaziantep – Urfa – Siverek – Diyarbakır – Ergani – Elazığ seyahatini hususi olarak yapsaydık, her tarafta bu kadar mükemmel vasıta, temiz yatak, güler yüz, uğradığımız yerlerde gezip dolaşmamız için iyi rehberler ve fırsatlar bulabileceğimiz şüpheliydi. Nitekim serbest bırakıldıktan sonra Ahmed Şükrüyle [Esmer; Lefkoşa, 1893 – Ankara, 19.1.1982; Sabataî olsa gerek] beraber kendi kendimize dönüş seyahatini yaptığımız zaman çok sıkıntı çektik ve aradaki farkı gördük. Belli ki maksat bize memleketi bu vesileyle dolaştırmak ve Yurd'daki geriliği düşünmeden masa başında keyfi surette kalem oynattığımız kanaatini vermekti.” (Yalman 1970: III/172)
Elâziz'de, kendisiyle berâber sâir gazetecilerin İstik̆l̃âl̃ Mahkemesi'nde g̃ûyâ muhâkeme edildiği günler, “bir zevk seyâhatine çıkmış turistlere mahsûs haz ve neş'e” içinde geçiyormuş. Hâl böyleyken, onun, dîğerlerine nazaran, bir avantajı varmış:
“Benim Elazığ'daki yaşama ufkumda diğerlerinden rahat bir taraf vardı; bu da, Eniştem Malatyalı [kız kardeşi Sabiha Yalman'ın zevci, Malatya Millet Vekîli, Emekli Kurmay Yarbay] Mahmut Nedim [Zabcı] Beyin ağabeyi Yarbay Hakkı Beyin Elazığ Asker Alma Dairesinin Başkanı olmasıydı. Akraba canlısı bir adam olan Hakkı Bey, sık sık beni arar, yemeğe çağırır, evden, mahkemenin sansürü dışında haber almama imkân verirdi.” (Yalman 1970: III/180-181)
Bu bilgiden, Malatya’da da bir Sabataî Cemâatinin mevcûd olduğu anlaşılıyor…
“Mutlak Şef”in bir sözüyle gazetelerin kapatıldığı, gazetecilerin cezâlandırıldığı bir devir: Yalman misâli
Yalman'ın hayâtının on senesi, ticârî faâliyetlerle geçiyor. Nihâyet Ocak 1936'da, Ankara Karpiç Lokantası'nda “Büyük Şef”le karşılaşacak ve ancak onun lûtuf ve izniyledir ki gazeteci hayâtına avdet edecekdir...
Devir, böyle bir devirdi: “Mutlak Şef”in bir sözüyle gazeteler kapanır, gazeteciler meslekden men'edilir, cezâlandırılır veyâ bunların tersi olurdu… Nitekim, têdîben gazetesini kapattırdığı ve on sene zarfında gazetecilikden uzak tuttuğu Yalman, yine onun lûtf-u-keremiyle gazeteciliğe dönünce, “Büyük Şef”, İş Bankası'nın sâhibi bulunduğu ve zarâr etmekte olan Tan gazetesini, matbaası ve sâir mâmelekiyle, neredeyse kelepir fiyatına, Yalman ve Sertel'lere devrettirecekdir…
Yalman, Karpiç'teki sahneyi, vecd içinde anlatıyor:
(Yurdal Demirel, “Şark İstiklâl Mahkemesinde Görülen Bir Dava: Gazeteciler Davası”; İstiklâl Mahkemeleri Sempozyumu: Bildiriler; 10-11 Aralık 2015 / Adıyaman, Yayına Haz.: Aynur Yavuz Akengin, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2016 içinde, s. 340)
Kendisinin ve İnk̆ilâblarının kayıdsız şartsız desteklenmesini istiyen “Mutlak Şef”in, têdîb maksadıyle, bir kısım gazetecileri sevk̆ ettiği Diyârbekir (Elâziz) İstik̆l̃âl̃ Mahkemesi Âzâları… Yalman'ın rivâyetine nazaran, Mahkemenin Reîsi Mazhar Müfit Kansu, kadın avcılığıyle iftihâr eden mübtezel bir mahlûktu… Her gün, kahvaltı sâatinde, gûyâ muhâkeme ettiği gazetecilere bu çeşit ahlâksızlıklarını anlatıyordu… Bu tıynette olan mahl̃ûklardır ki yüzlerce insanı îdâm sehpâlarına ve zindânlara gönderdiler…
***
Muhâvere, kadınları dansa kaldırarak başlıyor
“(Lokantada) Atatürk'ün masasında bulunanlardan Kılıç Ali Bey bizim masaya yaklaştı ve eşimi dansa davet etti. Az sonra Atatürk'ün yaveri yanıma geldi, Atatürk'ün masasında bulunan hanımlardan birini dansa davet etmemin münasip olacağını kulağıma fısıldadı. Bunlar çok iyi alâmetlerdi. Bana Mütareke ve İstiklâl Harbi yıllarında çok yakınlık göstermiş olan Atatürk'e saygılarımı belli etmenin zamanı gelmiş olduğuna karar verdim. Atatürk'ün dansta bulunduğu bir sırada masasına yaklaştım. Kılıç Ali Beye dedim ki:
‘- Uzun yıllardanberi Büyük Lidere saygı ve sevgimi belli etmek fırsatından mahrum kaldım. Bunu yapmama izin verirler mi?'
“Atatürk masaya dönünce ikisi arasında kısa bir konuşma oldu. Sonra Atatürk'ün sağ ve soluna iki iskemle konuldu. Yaver, eşimle beni masada yer almağa çağırdı. Atatürk'ün geldiği duyulunca, lokanta dolmuştu. Bahsettiğim manzaraya lokantada bulunan Türk ve yabancı yüzlerce kişi şahit olmuştur.” (Yalman 1970: III/215, 217)