“Tatlı ve hoş bir şahsıyeti var”
“Bütün ömrümde başımdan geçenlerin en heyecanlılarından biri olduğu ve Atatürk'ün ne kadar tatlı ve hoş bir şahsiyeti bulunduğunu belli ettiği için o akşam Atatürk'ün sofrasında olup bitenleri harfi harfine anlatacağım.
“Atatürk her şeyden önce ne içeceğimizi sordu. Diğer bir masada votka içtiğimiz için buna devam etmek istediğimizi söyledik. Bunun üzerine:
‘- Unutmayın', dedi. ‘Votka su karıştırmadan içilir.'
“Size soracağım suale doğru cevap verirseniz, yeniden gazetecilik edebilirsiniz”
“Atatürk sonra bana döndü:
‘- Asıl mesleğinizden uzak düştünüz. Bu halinizden memnun musunuz? ‘
“Ben daha ağzımı açmadan, eşim Rezzan cevap verdi:
‘- Ben memnun değilim. Bir gazeteciyle evlendim, bir müddet sonra iş adamı oldu. Ben buna hiç razı değilim.'
“Bu sözler Atatürk'ün pek hoşuna gitti, güldü. Tekrar bana sordu:
‘- Yeniden gazeteciliğe dönmeği istiyor musunuz?'
‘- Elbette, dedim. Çok sevdiğim mesleğimin dışında geçen yıllar, bana ağır kürek mahkûmluğu cezası gibi geliyor.'
‘- Öyleyse söyleyeceklerime iyi dikkat ediniz. Size soracağım suale doğru cevap verirseniz, yeniden gazetecilik edebilirsiniz.' ” (Yalman 1970: III/217)
(Milliyet, 10 Kasım 1970, s. 6)
Ercüment Karacan ile Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesinde, Cemâatdaşları Yalman’ın Hâtırât'ından bir sayfa… (Bu sayfa, Hâtırât’ının henüz piyasaya çıkmamış 3. cildinden ik̆tibâs edilmiştir.) “Ocak 1936'da, Ankara'da, Karpiç Lokantası'nda karşılaştığımız ve bana Mütareke ve İstiklâl Harbi yıllarında çok yakınlık göstermiş olan Atatürk'e saygılarımı belli etmenin zamanı gelmiş olduğuna karar verdim…” (Yalman 1970: III/215) Başına gelenler (gazetecilikden men’edilmesi, Diyârbekir İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edilmesi, v.s.) Totaliter Şefliğin bir tezâhürü olduğu hâlde, onun kendisine tekrâr gazeteciliğe dönme iznini vermesini dahi, “Bu olay, Türk Basınında daha geniş bir tartışma hürriyeti devrinin açılmak üzere olduğunun bir müjdesiydi” şeklinde “Ebedî Şef”inin lehine yorumluyor… Öyle ya, ona her şey mübâhtır, o ne yapsa yeridir! (Buradaki resim, Mustafa Kemâl'in, Ahmet Emin Yalman'a verdiği ve ilk def'a çocukluk hayâtını anlattığı mülâkat esnâsında çekilmiştir. Bilhâssa, iftihârla, -Sabataî Hahamı- Şemsi Efendi'nin talebesi olduğundan bahsettiği için fevkalâde mühim olan bu mülâkat, Yalman ve Hakkı Tarık Us ortaklığındaki Vakit gazetesinin 10 Kânûnisânî -Ocak- 1922 târihli nüshasında neşredilmiştir.)
***
“Çok sevdiği Hocasının oğluna” sitem
‘- Uzun yıllar evvel, benim Selânik Askeri Rüştiyesinde çok sevdiğim bir yazı hocam vardı. Bu hoca bende her halde bazı meziyetler görmüş, bütün derslerden tam numara aldığım dikkatini çekmişti. Sınıfın birincisi olmamı sağlamak için, yazımın adeta okunmaz gibi olmasına rağmen, bana yazı dersinden tam numara verdi.
‘Aradan yıllar geçti. Bu zaman zarfında ben memleketime ve barış davasına bazı hizmetlerde bulunduğumu sanıyordum. Hocamın oğlu siyaset meydanlarında karşıma çıktı. Bütün hizmetlerime karşılık bana sıfır numara vermeğe kalkıştı. Buna diyeceğiniz nedir?' ” (Yalman 1970: III/217)
Soldaki resim (Taha Toros Arşivi), sağdan sola doğru: Osman Tevfik Yalman (Selânik, 1864 – İstanbul, 1948, Feriköy Mez.), Ahmet Emin Yalman (Selânik, 14.5.1888 – İstanbul, 19.12.1972, Feriköy Mez.), Rezzan Yalman (26.9.1903 – İstanbul, 1.5.1986, Feriköy Mez.), Kâzım Şinasi Dersan (Girit, 1888 – İstanbul, 1964; D?) ve Hakkı Tarık Us (Manisa, Gördes, 1889 – İstanbul, 21.10.1956, Merkez Efendi Mez.)… Mekteb Muallimliğinden mâadâ, Selânik'de, Mütâl̃aa ve Gonca-i Edeb gibi mecmûalar neşretmiş olan O. T. Yalman, Ahmed Emin Yalman'ın babası ve Mustafa Kemâl'in, Selânik Askerî Rüşdiyesi'nden (kendisine iltimâs geçerek sınıf birincisi olmasını têmîn eden,) “çok sevdiği Yazı Dersi Hocası”dır…
***
“Emellerimizi fazlasıyle gerçekleştirdiniz; size sevgimiz hudûdsuzdur”
“Atatürk, bir taraftan Askeri Rüştiyesinde Tarih ve Yazı hocası olan babamı, diğer taraftan benim müstakil bir gazeteci sıfatıyla olan tenkidlerimi ima ediyordu. Büyük bir heyecan içinde idim. Dedim ki:
‘- Memleket ve Dünya barışına tam değerini vermek bakımından hiç kimseden geri sanılmağı kabul edemem. Bu hizmetler, en aşırı ümitlerimi aşacak nitelik taşıyor. Yaptıklarınıza o kadar değer veriyordum ki sizinle ilgisi olan her şeyin aynı ölçüye uymasını içim istedi. Bütün tenkid ve ikazlarım bu emelden ileri geliyor. Araya bazı hatalı görüşlerim karışmış olabilir, pratik icapları ve imkânları ölçmekte vakit vakit yanılmış olabilirim. Fakat size karşı sevgim daima hudutsuzdu ve tenkidlerimin iyi niyeti ise pürüzsüzdü. Ben hiç bir siyasi emeli ve ihtirası olmayan bir gazeteciyim. Hiç kimsenin tesiri altında yazı yazmadım ve bütün tenkidlerimde yalnız memleketin iyiliğini düşündüm.' ” (Yalman 1970: III/218)
“Büyük Şef”, Yalman'a bir îtirâfnâme ve iş birliği beyânnâmesi dikte ediyor
“Konuştukça heyecanlarım bir kaç daha artmıştı. Gözlerim dolmuştu. Atatürk cevap verdi:
‘- Söyledikleriniz sualime iyi bir karşılıktır. İyi niyetinizi biliyorum; bilmesem sizinle hiç konuşmazdım. Şimdi bana söylediklerinizi halka ilân etmeğe hazır mısınız?'
‘- Hazırım.'
‘- O halde size dikte edeceğim bir açıklama şeklinin notunu alınız.' ” (Yalman 1970: III/218)
Osmanlı yazısını tahk̆îr
“Kâğıt ve kalem buldum. Gazetecilikteki alışkanlığın tesiriyle eski harflerle not tutmağa başladım. Atatürk hoşnutsuzluk ifade eder bir tavırla sordu:
‘- Sağdan sola doğru yazdığınız o garip şeyler ne oluyor?'
“Özür diler gibi bir tavırla cevap verdim:
‘- Stenografi…'
‘- Bunu unutunuz. Yeni Türk harflerini her vesileyle kullanınız, onlara alışınız. Biraz zahmetli bile olsa, eski alışkanlıkları bir tarafa bırakmazsak, yeni harfler kök tutamaz.' ” (Yalman 1970: III/218)
Îtirâfnâmeyi, “akıllı ve cesâretli bir Türk kızı olan” Rezzan Hanım, sandalyeye çıkarak, lokanta müşterileri huzûrunda okuyor
“Atatürk'ün dikte ettiği ve benim yeni harflerle zaptettiğim açıklama şuydu:
‘On yıldır mesleğimden uzak düştüm. Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar. On yıl önce, ‘Tabiat kuvvetlerinin' gidişine ayak uydurmakta zorluklar geçirdim. Bu benim kabahatim değildi, ‘Tabiat kuvvetlerinin' de kabahati değildi. Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe sahalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin: ‘Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?' diye sorduğu suale: ‘Evet var!' diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeğe kendimi istidatlı ve hazır görüyorum.'
“Atatürk dedi ki:
‘- Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyunuz, herkes duysun!..'
“Okumağa çalıştım. Beceremedim. Heyecanım derindi. Zoraki surette içine girdiğim iş hayatından kurtuluyordum. Çocukluğumdan beri sevdiğim, bağlı bulunduğum mesleğin kapıları bana açılıyordu! Atatürk ne kadar heyecanlı olduğumun farkına vardı. Şu sözleri söyledi:
‘- Siz çok heyecan içindesiniz. Okuyamayacaksınız. Bırakın da bunu eşiniz okusun.'
“Eşim Rezzan bir iskemleye çıktı. Açıklamayı yüksek sesle okudu. Lokantada bulunanların hepsi bunu hararetle alkışladılar. Çünkü bir sevgi ve ahenk sahnesinin şahidi oluyorlardı. Çünkü gözleri önünde cereyan eden hadise, Türk basınında daha geniş bir münakaşa hürriyeti devrinin açılmak üzere olduğunun bir müjdesiydi. [???]
“Atatürk, arzusunu yerine getirdiğinden dolayı eşime teşekkür etti ve dedi ki:
‘- Siz akıllı ve cesaretli bir Türk kızısınız.' İlh…” (Yalman 1970: III/218-219)