Münâfık kalem!
Mustafa Kemâl’in, “diktatörlüğün ve keyfî idarenin her şekline karşı nefret gösterdiğini ve tâ mektep sıralarında demokrasi ve münakaşa hürriyeti namına açtığı mücadeleye en derin bir sevgi ve samimiyetle sadık kaldığını” ve Frenk mukallidliğinden ibâret Kemalizmin “yabancı bir kültür ve dava” önünde bir sed teşkîl ettiğini iddiâ edebilecek kadar Münâfık!
“16. Emir” mûcibince asırlardır Milletimizin gözünü boyamıya devâm ediyorlar:
“Nurenberg’de toplanan Nazi kongresinde Alman Propaganda Nazırı B. Goebbels’in sarfettiği bir söz üzerinde hassasiyetle durmıya mecburuz. Goebbels demiştir ki:
‘Davamız Lehistanda, Avusturyada, Yugoslavyada, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiyede muvaffakıyetle yürüyor…’
“Arkadaşım M. Zekeriya, dün bu mühim meseleyi kendi sütununda ortaya atmış ve Goebbels’in, bu sözlerden kastettiği mânayı anlatmasına lüzum göstermiştir.
“Alman Propaganda Nazırının dikkate değen sözlerini nasıl tevil edeceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da Türkiyede muvaffakıyetle yürüyebilecek bir tek dava bulunduğudur. O da ancak öz Türk davasıdır.
“Yabancı propagandalar dünyanın her memleketinde az, çok kök salabilirler. Türkiyede salamazlar. Bütün Türk milleti bu yolda yabancı tesirlere karşı aşılıdır. Bize sirayet ettirilmek istenilen hastalığın en acı şekillerini çektik. Vücudümüzde bu nevi mikroplara karşı tam bir muafiyet hâsıl olmuştur.
“Bir ecnebî davasının bir memlekette ‘yürümesi’, […] o memleketi ‘dava’ sahibi memleketin yedeğinde yürüyecek bir vaziyete düşürür.
“Nesillerce müddet Osmanlı İmparatorluğu bu mânada olarak yedekte yürüdü. […]
“Yedekte yürümek gayretlerinin en büyüğü, Alman taraftarı İttihatçıların bu memleketi sırf Almanyanın bir âleti şeklinde harbe sokmalarıdır. Kumarcı zihniyetile yapılan hesap şu idi: Almanya harbi kazanacak, biz de onun yedeğinde gitmemizin, kendimizi feda ederek yalnız onun menfaati ve muvaffakıyeti için çalışmamızın mükâfatı olarak tam istiklâle kavuşacağız ve Almanyadan müsavi bir müttefik sıfatile hürmetle muamele göreceğiz…
“Yedekte yürümenin ne demek olduğunu daha harp günlerinde öğrendik: Almanlar Türkiye demeği bile fazla bularak Türkiyeye Enverland (yani Enver memleketi) isminde bir müstemleke gözü ile bakmıya başladılar. […]
“Mütarekeden sonra da bu silâh kardeşliğinin mânasını en acı bir surette öğrendik. Türkiye, Almanların gözünde suyu alınmış bir limon mevkiine düşmüştü. En acı günlerimizde varlığımıza ve şerefimize karşı en ağır hakaretler Almanyadan geldi. Bütün bir memleketin varlığı ile Alman siyasetinin lehine bir kumar oynamış olan harp hükûmetinin sadrazamı Talât Paşa, Almanyada öldürüldüğü zaman, katil, Alman mahkemelerinde bir kahraman muamelesi gördü. Beraetle neticelenen bu dava Türkiye aleyhinde yazılara yeni bir vesile oldu. […]
“Diktatörlüğe îtibâr etmiyen” Mustafa Kemâl, “müstak̆il Türk siyâsetini yaratmış” ve “tâ mekteb sıralarından beri, Demokrasi ve münâkaşa hürriyeti uğrunda” mücâdele ediyormuş
“Duymak, görmek, sevk ve idare kabiliyeti çok yüksek bir Türk, Atatürk, yedekte gitmenin mânasını herkesten çok evvel, en şuurlu bir şekilde duydu. Müstakil Türk siyasetini yarattı ve kurdu. Mazinin bütün acı derslerini millete duyurdu ve Türk milletine kendine güvenmek imkânını ve hakkını verdi.
“Bu berrak istiklâl yolundan yürüdük. Türk davasından başka dava tanımadık. Yedekte yürümiye ait her telkini ve imayı varlığımıza karşı en büyük düşmanlık saydık. Bu esaslara bağlılık sayesinde de muvaffakıyetten muvaffakıyete vardık.
“Türk milletinin bu gidişindeki yegâne ideal, kendi millî davasına sıkı sıkıya sahip olmaktan ibaret değildir. Atatürk, müşkül bir dakikada bir milletin başına geçenlerden hiçbirinin yapamadığı ve tasavvur edemediği bir şeyi yapmıştır. Diktatörlüğün ve keyfî idarenin her şekline karşı nefret göstermiş ve tâ mektep sıralarında demokrasi ve münakaşa hürriyeti namına açtığı mücadeleye en derin bir sevgi ve samimiyetle sadık kalmıştır. Bugün Türkiyede demokrasi ve barışa doğru yol alan, maceradan kaçan, yarını Türk milleti için hesap edilir bir hale koyan muvazeneli, ahenkli, inkılâpçı bir rejim vardır. Türkiyede yalnız Türk taraftarı devlet adamlarına ve Türk davasından başka dava bilmiyen bir millete tesadüf edilebilir.
“Öz Türk dâvâsı olan Kemalizm”, “ithâl bir dâvâ”ya müsâade etmezmiş
“Böyle temellere dayanan Türk davasına karşı Türkiyede muvaffakıyetle yürütülen (Nazi) davası nerededir? Hangi sahada muvaffakıyetle yürümüştür?
“B. Goebbels’in propaganda teşkilâtının buna verecek müspet cevabı bulunduğunu zannetmiyoruz. […]
“[Nazi Rejimi, bâzı sâhalarda, Alman Milleti nâmına muvaffak̆iyetler sağlamışsa da] bunun bedeli olarak dünyanın en kabiliyetli ve çalışkan bir milletini iradesiz köle haline indirmiş ve dünyaya nur saçan Alman bilgi hürriyetini ve Alman bilgi müesseselerini yoketmiştir. […]
“…Almanyanın Türkiyeye yabancı bir kültür ve yabancı bir dava ile doldurulabilecek bir boşluk gözü ile baktığını, burada öz Türk davasına karşı ithalât eşyası şeklinde bir yabancı davayı yürütmek istediğini görürsek böyle bir hareketi Türk milletine karşı en açık bir düşmanlık saymak, her Türkün tabiî borcu ve vazifesidir.” (Ahmet Emin Yalman, “Türkiyede Yalnız Türk Davası Yürür”, Tan, 14.10.1937, ss. 1 ve 8)
Sabiha Sertel, “Goebbels’in doğru söylediğini” iddiâ ediyor
Ahmet Emin Yalman idâresindeki Tan gazetesinin, Mustafa Kemâl’in Cemâatdaşlarına sağladığı imkânlarla, 1 Ağustos 1936 târihinden îtibâren intişâra başladığını yukarıda îzâh etmiştik. Mehmet Zekeriya Sertel ve Halil L̃utfî Dördüncü de Yalman’ın ortaklarıydı. Yalman’ın aynı zamânda başmuharriri olduğu gazetede, 1937 Eylûl’ünden îtibâren, Zekeriya ve Sabiha Sertel çiftinin de yazmıya başladıkları görülüyor. Bununla alâkalı haberde, Sabiha Sertel, “sevimli bir üslûb ve derin görüş” sâhibi bir muharrir olarak takdîm ediliyordu:
“Sabiha Zekeriya ve M. Zekeriya: Çoktanberi yevmî gazete sütunlarında görünmiyen bu iki imzayı, şimden sonra TAN’da muntazaman okuyacaksınız. Sabiha Zekeriya hergün TAN’da kendisine ayrılan bir sütunda, sevimli üslûbu, derin görüşile size günün meseleleri üzerindeki düşüncelerini bildirecektir. M. Zekeriya şimdiye kadar imzasız olarak yazdığı yazılardan maada, imzasile de neşriyata başlıyacaktır. Okuyucularımızın, bu kazancımızı memnuniyetle karşılıyacaklarını umuyoruz.” (Tan, 15.9.1937, s. 1)
Goebbels’in Nürnberg Nutkunda Türkiye’ye dâir iddiâsına Mehmet Zekeriya Sertel ve Yalman’dan sonra, bu def’a, 17 Ekim 1937 târihli Tan’daki fıkrasıyle Sabiha Sertel dikkati çekdi. Kemalizmin olduğu kadar Komünizmin de fanatik bir kalemşörü olan Sabiha Hanım, “Görüşler” sütûnundaki “Herr Goebbels Doğru Söylüyor” başlıklı fıkrasında, Mehmet Zekeriya’dan da, Yalman’dan da daha ileri gidiyor, Türkiye’de inkişâf hâlinde bir “Faşist” ve “Antisemit (Yahûdi aleyhdârı)” hareketin mevcûd olduğunu iddiâ ediyordu. Üstelik, ona göre, Türkiye’de “Faşizm”, “dîn”i de kullanıyor, “dîn” kisvesine bürünüyordu:
“Nurenberg’de toplanan Nazi kongresinde Alman Propaganda Nazırı Herr Goebbels ‘davamız Lehistanda, Avusturyada, Bulgaristanda, Sırbistanda, Türkiyede yürüyor’ demiş… [Sabiha Hanım, fıkrasında “Goebels” yazıyor; biz bu ismi doğru imlâsıyle kaydediyoruz.]
“Faşizm cereyanının bu saydığı memleketlerde yürüdüğünü biliyoruz. Fakat Türkiyede Faşizm davasının yürüdüğüne Herr Goebbels ne ile hükmediyor? Bunu toptan yekûn inkâr edersek hata ederiz.
“Faşizm propagandası, köylere ‘Faşizm din getirir’ maskesi altında giriyor”
“Bugün Türkiyenin biricik davası millî istiklâl ve demokrasi olduğuna şüphe yok. Faşizm cereyanı, ne hükûmet mahafili, ne de halk arasında sevilmiş ve benimsenmiş bir şey değildir. [“bir şeydir” olmalıydı…] Fakat Propaganda Nazırına bu sözleri söylemek cesaretini veren âmiller yok değildir.
“Bugün İstanbulda, Anadolunun içinde, bu davayı güden, hattâ taşkilâtla çalıştığı hissini veren emareler mevcuttur. Antisemitizm, Faşizm mücadelesi yapan bir zümre vardır ki, mütemadiyen kitap çıkarıyor. Gizli gizli ikinci derecede hükûmet müesseselerine giriyor, hattâ matbuatta yer alıyorlar. Faşizm propagandası, köylere ‘Faşizm din getirir’ maskesi altında giriyor. Kabine değişikliği münasebetile Türk parasının düşürüleceği hakkında çıkan rivayetler, bu membalardan çıkmıştır. [O günlerde, “Mutlak Şef”, İsmet İnönü yerine Celâl Bayar’ı getirmişti…] Söylendiğine göre Türkiyenin ecnebi memleketlerde okuyan talebesinin yüzde sekseni Almanyada Faşist mekteplerde okuyorlar. Gizli gizli çalışan, gençliği ve halkı tedricen zehirlemiye çalışan propaganda sinemalarda da yürüyor. Herr Goebbels bu propaganda neşriyatının yürüdüğünü, elindeki vesikalara istinat ederek söylüyor.
Kemalist Rejim, Demokrasi imiş ve “Demokrasi düşmanı olan, mikroblarını Kürre-i Arzın her tarafına salan Faşizm” ile mücâdele etmeliymiş
“Türk hükûmetinin faşizm taraftarı olmadığını, demokrasinin artık yerleşmiş bir rejim olduğunu biz biliyoruz. Fakat Goebbels bütün dünya rejimlerini değiştirmek niyetindedir. Mikroplarını kürrei arzın her tarafına salmıştır. Bugün bu mikroplar, bizim bünyede rol oynıyamazlar diye omuz silkersek, yarın yepyeni bir dava ile karşı karşıya geliriz.
“Bugün büyük bir harp arifesindeyiz. Her milletin karşılaştığı müşkül anlarda, umulmadık bir zamanda bu mikropların bizi içimizden vurmağa teşebbüs ettiğini görürsek, müdafaa tedbirleri almada geç kalmış oluruz. Bence, Goebbels’in sözü, bizi hiddetten ziyade intibaha davet etmelidir. Propaganda Nazırına bu sözü söylemek cesaretini veren âmilleri tetkik etmeliyiz. Düşman su altından saman yürütür, bizi gafil avlamak için pusuda bekler.
“Eğer hakikaten Faşizmin bu memlekete gelmesini istemiyorsak, medenî cesâret gösterip, demokrasinin düşmanlarını teşhir etmeliyiz, bunda inkişaf imkânı vermemeliyiz.
“Faşizm, her şeyden evvel küçük millet istiklâllerinde, demokrasilerin düşmanıdır. Hâdisat bugün o kadar tebellür etmiştir ki, korkak siyasetlerle susmak, onlara bugün hazırlanmak, yarın yüksek konuşmak imkânlarını verir.” (Sabiha Sertel, “Herr Goebbels Doğru Söylüyor”, Tan, 17.10.1937, s. 5)