“Behey utanmaz. arlanmaz alçak herif! Cesâretten de mahrûm bir pespâyesin ve herhâlde Ârif Oruc’dan da çok aşağılıksın!”
“Birinci yazında bana iş adamı diyordun, kuyruğuna basıldıktan sonra dün kopardığın feryadda kirli işlerle uğraştığını söylüyorsun. Ve fakat bunlardan bir tanesini ortaya koyamıyorsun. Benim için ne büyük şereftir ki çetin mücadele hayatımda hangi mel’un vatan hainiyle karşılaşmışsam bana söylenebilen delilsiz ispatsız sef il sözler yalnız ve yalnız bunlardan ibaret olmuştur. Ali Kemal öyle demişti, Arif Oruc öyle demişti, ve işte sen öyle diyorsun. Ali Kemalin akıbeti malûmdur, Arif Orucu bilmiyen kalmadı ve pek, amma pek lâyık bir iş olarak işte sen de onların zümresinde mevki almış bulunuyorsun.
“İş ve kirli iş, yani suiistimal, yani derebeylikle şunun bunun hukukunu gasb, yani nüfuzla menfaat istihsali… Bunları anlatmak istiyorsun değil mi? Peki, bir tek misal söylemez misin behey utanmaz arlanmaz alçak herif! Sen bugün Kayserili Mihran’ın sabık Sabah matbaasında ve orada da Ali Kemalin oturduğu sandalyada oturuyorsun. O mel’un, arsızlığı açığa vurmaktan utanmıyan bir hayâsızdı. İkidebir bir Fransız darbımeselini tekrar ederek:
‘- İftira ediniz, iftira ediniz, elbette bir iz kalır.’ [Calomniez, calomniez, il en restera tojours quelque chose!]
der dururdu. Sen iftira ettiğini itiraf edecek cesaretten de mahrum bir pespayesin, ve herhalde Arif Orucdan da çok aşağılıksın. Çünkü o bari iş adamı diye bol keseden Bomonti fabrikasını, Karlman mağazalarını, çimento müesseselerini bana mal ederek işte bütün bunlar Yunus Nadinin demişti. Böyle derken bütün bunların baştanaşağı yalan olduğunu bilmiyor değildi. Fakat kim tahkik edecek diyerek sayıp dökmüş bulunuyordu. Bari onun gibi yap da hareketinde azıcık akıl ve mantıktan eser bulunsun.
“Behey çıfıt!”
“Benim alâkadar olduğum bir Ermeni kaçakçılığı meselesi olmuş da ben sana bunu örtbas etmekliğini teklif etmişim ve sen bu teklifimi kabul edememişsin de arkadaşlığımız oradan bozulmuş öyle mi? Yazının şeklile hâlâ öyle bir mesele ihtimalini canlandırmaktan utanmıyacak kadar alçak bir herifsin. O zamanki vaziyet gözlerimin önünde gene canlandı. Ankaranın genc ve taze idaresini baltalamak için sen ve emsaliniz, içinde gûya benim, Kılıç Alinin ve merhum Mithat Maraşın bulunduğu bir kaçakçı güruhuna memlekete Ermeni getirmek cürmünü isnat etmek istediniz. O zaman gürültümüzle dünyayı başınıza yıktığımız esnada beyinlerinizde boza pişiren yazılarımla iktifa edemiyerek bir gün telefonu açtım, ve sana:
‘- Böyle birşeyin vukuuna vicdanen ihtimal veremiyeceğin muhakkak olduğu halde nasıl olup da bu alçaklıkları yapabiliyorsun behey çıfıt?
diye bağırdım. Sekiz on şahidi olan bu sahneyi nasıl tahrif ediyorsun?
“Sen gazetecilikten ayrı düşünce ben sana gel benim gazetemde yazı yaz demişim, öyle mi? Bu kadar açık yalan söylemek için vicdanından bari utanmıyorsun diyecektim amma sende vicdandan eser olmadığını hatırlıyarak derhal vazgeçtim. Sana şahsan şaka niyetile bile böyle şey söylemedim. Seni de beni de tanıyan biri bir gün bana:
‘- Ahmed Emine arasıra, haftada bir yazdırsan’
diye teklif etmişti. Kendisine verdiğim cevab şudur:
‘- Onun ne selîkası, ne mantalitesi bize uymaz [uyar]. Yazılarına kıymet de vermem. Onun için olamaz.’
“Bu teklifi yapan ve bu cevabı alan arkadaş burada, İstanbuldadır. İcabında bu hakikati aynen söylemesi için ismini açık yazabilirim.
“Senin gibi bir bed tıynet”
“Londrada Ankara murahhas heyeti azasından olarak Malta mevkuflarını kurtarmak için çalıştım. Bir kısmı için istihsâl ettiğimiz müsbet neticeyi telgrafla Maltada sana tebşir etmiş olmaklığımı bugün adeta bir suç gibi başıma kakmak istiyorsun. Maltada yabancı bir kuvvetin esiri olan Türk tâbiiyetli adamı Çingene de olsa elbette kurtarmağa çalışır ve muvaffakiyet neticesini elbette bir zafer gibi ona iblâğ ederdim. Bunda vatandaşları kurtarmak zevki vardır. Fakat kazandığımız muvaffakiyet o zamanın Loid Corc [Lloyd George] tarafından temsil olunan İngiliz ceberutuna karşı bir zaferdi. Bu türlü hareketlerin manasını anlıyamamakta senin gibi bir bed tıynet elbette ve tamamen mazurdur. [Yunus Nadi, Yalman’la geçmişteki dostluklarını örtbas etmek için insicâmsız bir muhâkemede bulunuyor: O telgrafı neden Malta’daki başka sürgünlere değil de Yalman’a göndermiştir?]
“Nitekim vatana döndüğünüzde içlerinde sen de olarak bazılarınız Ankaraya karşı minnetlerinizi ve nimetşinaslıklarınızı Ankarayı yıkmağa çalışmakla isbat ettiniz, ve hâlâ da isbat etmeğe çalışmakta devam ediyorsunuz [???]
“Ellerinizden gelse bizim gibileri bir kaşık suda boğacaksınız. Son Başvekâlet tebeddülünde [İnönü’nün yerine Bayar’ın getirilmesinde] ayni marifetleri başka bir üslûbla ortaya koymak istiyen bizzat sen değil misin?
“Haberin olsun ki kafan daima kayaya çarpacaktır. Senin gibilerin pek çoğunu mat etmeğe yalnız benim kalemim kâfidir. Unutmayın ki benim kalemimden sonra koca Türk milletinin öz kuvveti en büyük husumetleri yakıp yıkmağa daima hazır ve kadirdir.” (Yunus Nadi, “Ahmed Emin Yalman’a”, Cumhuriyet, 25.10.1937, s.1)
Yunus Nadi’nin bu kehânet ve tehdîdinin tamâmen boşa çıktığını, Yalman’ın, ömrünün sonuna kadar, aynı minvâl üzere Anadolu Milletini ifsâda devâm ettiğini ve îtibâr kaybına uğramadan son nefesini verdiğini buraya esefle kaydetmek lâzım… Kemalizmle afyonlanmış bir cem’iyette başka türlü bir netîce beklenebilir miydi?
Cumhuriyet’in güldürmiyen l̃atîfesi: “Dönmenin mâhiyetini”, “Nutkunda”, “Büyük Şef” ifşâ ediyormuş!
Yunus Nadi’nin yukarıda naklettiğimiz başmakâlesinin hemen altındaki “F. O.” rumûzlu bir makâleyle, kalem münâkaşasında Yalman’a karşı haklı çıkmak için, işin içine “Büyük Şef” de karıştırılıyor; onun Nutk’undan üç pasajın “Dönmenin mâhiyetini” ifşâ ettiği iddiâ ediliyor… (Tekin Erer’in Basında Kavgalar’ından öğrendiğimize nazaran, “F. O.”, “Feridun Osman”dır…)
Filhakîka, “Büyük Şef”in, Nutk’unda, isim vermeden tenk̆îd ettiği gazetecilerden biri de Yalman’dı. Bu gruptaki gazetecilerin hepsinin büyük kabâhati, têsîs edilen Totaliter Rejimin bâzı vechelerini ve bu Rejim çerçevesinde tâk̆îb edilen bâzı siyâsetleri tenk̆îde cür’etmiş olmalarıydı. İşte bunun içindir ki Elâziz “İstiklâl” Mahkemesi’ne sevk̆ edilmişler, derslerini alıp “Mutlak Şef” her ne buyurmuşsa hak̆îkatin ondan ibâret bulunduğunu ik̆râr etmeleri üzerine yüce affa mazhar olmuşlardı. (Yukarıda bu vak’adan hülâsaten bahsettik.) Onlardan biri olan Eşref Edip merhûm dahi, 1940’lı senelerin ikinci yarısına kadar ağzını açamamış, 1950’li senelerin nisbî serbestî vasatında dahi, hiçbir zamân “Büyük Şef”i doğrudan hedef alamamış, onun hakkında söylemek istediği her şeyi “Millî Şef”e atfederek söylemiştir. (Bu çeşid neşriyâtının zirvesi, Kara Kitab… Milleti Nasıl Aldattılar? Mukaddesatına Nasıl Saldırdılar? isimli kitabıdır -İstanbul: Sebilürreşad Neşriyat Bürosu, 1967, 13x19 cm, 111 s.-.) Hattâ Eşref Edip, Müslümanlardaki yaygın bir tavra uyarak, zamân zamân, Mustafa Kemâl’i Kemalizme karşı kullanmıya çalışmıştır…
“F. O.” rumûzlu muharrir (Feridun Osman Menteşeoğlu; Muğla, 1904 – 11.2.1958; 1953 – 1956 teşriî devresinde Muğla Meb’ûsu) tarafından, “Büyük Şefin ‘nutkunda’ dönmenin mahiyeti… Mahud Yalman Atatürkün kurduğu sistemi ‘Kahredici bir cehennem ve meş’um gidiş’ olarak tavsif ve telkin ediyordu” başlığıyle (Yalman ile Mustafa Kemâl arasındaki yakınlık bilmezden gelinerek) kaleme alınmış uzunca makâlede, Nutuk’tan ik̆tibâsları es geçerek, Yalman’a hücûm eden pasajları ik̆tibâs ediyoruz:
“Hak̆îk̆î bir vatandaş gibi ‘Ben Türküm’ demiye aslâ cesâret edemiyen ve Dönmeliğini ‘Dönmece’ bir cümle ile têvîle çalışan Ahmed Emin Yalman”
“Hakikî bir vatandaş gibi ‘Ben Türküm’ demeğe asla cesaret edemiyen ve dönmeliğini ‘Selânikte yaşıyan bir takım vatandaşların kız alıp vermek suretile umumî camiaya karışmamalarındaki kara cehalet’ diye kara cahillerin bile manasız bulacağı ‘dönmece’ bir cümle ile tevile çalışan Ahmed Emin Yalman, şimdiye kadarki yazılarında üst perdeden ileri sürdüğü vatanperverliği ve ‘vatana hizmetlerini’ millete ilân için uzun uzun yaveler sıralamış…
“Bütün bunları Yahûdiliğimden yaptım; bu, benim ırkî cibilliyetimin mârifetidir”
“Yalmanın Türk milletine ve Türk Cumhuriyet hükûmetine en büyük hizmeti, şüphesiz İstiklâl Mücadelesini takib eden devirde millî hükûmeti baltalamak, inkılâbları baltalamak yolunda olan hizmetidir. Bunun için İstiklâl mahkemesine gitmiş ve bu mahkemede hayat ve faaliyetinin muhasebesinden sonra ‘bütün bunları yahudiliğimden yaptım, bu benim ırkî cibilliyetimin marifetidir’ diye bir vesika vererek Cumhuriyet hükûmetinin büyük şefkatinden istifade etmiştir.
“Bu rengi, ırkı ve meşrebi bozuk adam… Ne milliyet, ne ırk, ne his, ne de ideal̃ olarak kat’iyyen bizden olmıyan bu herif…”
“Sade Cumhuriyet hükûmetinin kurulmasında değil, Millî Mücâhedenin en nevmid zamanlarında dahi, canını dişine takarak çalışanlara bile bugün söz söylemek, hatta ders vermek cür’etinde bulunan bu rengi, ırkı ve meşrebi bozuk adamın ne matah olduğunu anlatmak için bu yazıya kendimizden bir fikir ilâve etmeğe lüzum görmüyoruz. Buraya Türkiyenin halâskârı ve Türkiye Reisicumhuru ‘Gazi Mustafa Kemal’in ‘Nutuk’undan, ne milliyet, ne ırk, ne his, ne de ideal olarak kat’iyyen bizden olmıyan bu herife aid kısımları alıyoruz.