Kalem münâkaşasının son makâleleri
Son makâleler, Cumhuriyet’te Yunus Nadi’ye, Tan’da Yalman’a âiddi. Münâkaşa artık iki kişinin birbirine hücûm etmesinden ibâret hâle geldiğinden, dîğer muharrirler meydandan çekilmişlerdi.
Yunus Nadi, makâlesinde, nisbeten yumuşak bir üslûbla, neden münâkaşayı sonlandırdığını ve Yalman aleyhinde dâvâ açmadığını îzâhla iktifâ ederken, Yalman, mütecâviz dilden vazgeçmiyor, Yunus Nadi’ye taarruza devâm ediyor, münâkaşaya şimdilik ara verdiğini, ileride bu mes’ele üzerinde daha geniş olarak duracağını ifâde ediyor, hattâ Yunus Nadi’nin “yolsuzluklarından” “Fırkada, Basın Haysiyet Divanında, Cümhuriyet mahkemelerinde hesâb sorulacağını ümit ediyordu”…
Yunus Nadi dahi, makâlesinin sonunda, “bir gün bu bahse avdet hakkının mahfuz bulunduğunu tasrih ettiğine” göre, bir müddet sonra, her iki tarafın da tekrâr hücûma geçmesi beklenebilirdi. Böyle bir şey olmadı: Ne dâvâ açtılar, ne de bir daha bu mes’eleye döndüler… Zîrâ ortada “Büyük Şef”in “tarafsızlık” stratejisinin inandırıcılığını kuvvetlendirmiye mâtûf bir kayıkçı kavgası vardı ve artık maksad hâsıl olmuştu… Çok sonraları, 1960’lı, 70’li senelerde kaleme aldıkları hâtırâtlarında bile, Goebbels’in Nutku etrâfında cereyân eden bu şedîd münâkaşaya temâstan ictinâb ettiler…
Yunus Nadi: “Hükûmetin emriyle…”
“Alman Propaganda Nazırı M. Göbels’in Nürenberg’de vaktile irad etmiş olduğu bir nutkun adeta bililtizam ileri götürüldüğü görülen yanlış telâkki ve tefsirleri üzerinde ısrar edilmesine karşı hakikatin yerli yerine konulmasını pek zarurî görmüş olmaklığımızın karşı tarfaça bir türlü kabul ve hazmolunamamasından tevellüd eden bir gazete münakaşası, hasımlarımızın meydan vermeleri neticesi olarak, çarrçabuk şahsiyata intikal etti ve tarafımızdan da haklılığı ancak sebebiyet verilmesindeki zarurette aşikâr bir mecburiyetle bazı şiddetli mukabeleleri davet eyledi. […]
“…İma ettikleri fenalıklarımın bir tanesi doğru olmamak ve cümlesi iftiradan ibaret bulunmak üzere ıkına sıkına sayıp dökebildikleri uydurma maddelerin bile sayısı on, on beşi bulamadı. […]
“Yüksek perdeden atıp tutmaların bu âciz ifade ve izahları karşısında şimdi benim yapacağım ne olmalıydı? Bunu kendi kendime muvazene ettim:
“1 – Müfterileri Cumhuriyet mahkemesine tevdi edeyim dedim. Fakat arayerde mukaddes bir hiddetin sevkile onlara karşı ben de şiddetli şeyler yazdım. Bu vaziyet karşısında mahkemenin daha ziyade takasa meyledeceğini düşündüm. Bu netice oradan hakikat çıkarmağa müsaid değildi. […]
“3 – Münakaşada devam ederek bilmukabele benim de, hem hakikî olarak, söylenecek pek çok sözlerimi sıralayıp gitmek de bir yoldu. Bana iş adamlığı isnad eden müfteri muhasımım bizzat işler içinde yuvarlanan biri idi. […]
“Söylenebilecek sözlerin başlıcaları söylenmiştir, geriye kalanlarla efkârı umumiyemizi işgal etmekte devam etmiyeyim dedim, ve yeni bir lüzum ve zaruret hasıl olmadıkça bu kararımda sabitkadem kalmak kararile bu münakaşaya nihayet vermeği muvafık buldum. […]
“Şu kadar var ki bugün efkârı umumiyemize karşı beslediğim derin bir saygı ile bitmesini muvafık bulduğum son münakaşalarda asıl prensip meseleleri hal ve intac edilememiş ve hükûmetimizin emrile onlar üzerinde ısrar olunmaktan tevakki kılınmıştır. Şahsiyattan sarfınazar bu prensip meselelerinin daha müsaid bir zamanda en büyük bir soğukanlılıkla ve en geniş ölçülerinde münakaşa edilebileceği şüphesizdir. Şahsî münakaşalara nihayet verirken bir gün bu bahse avdet hakkımızın mahfuz bulunduğunu tasrih etmeği lüzumlu görürüm.” (Yunus Nadi, “Efkârı umumiye hükmünü vermiştir”, Cumhuriyet, 27.10.1937, s. 1)
(https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/yunus-nadiyi-ozlemle-aniyoruz-1460254; 28.1.2026)
“Mustafa Kemal Atatürk, gazetemiz kurucusu Yunus Nadi’ye sık sık konuk olurdu. “ (Cumhuriyet, 10.11.2016)
Resimde, “Büyük Şef”, Yunus Nadi ile samîmî bir sohbet esnâsında… “Büyük Şef”in en yakın gazeteci dostlarından ve matbûâttaki başlıca sözcülerinden biri, Yunus Nadi idi. Cumhuriyet’i de, Tan’ı da “Büyük Şef” têsîs ettirmiş ve kendilerine büyük imkânlar tahsîs etmişti. Her iki gazete ve husûsen Yunus Nadi ile Ahmet Emin Yalman arasında Ekim 1937’deki kıyasıya kalem münâkaşası dahi onun nazarları altında cereyân ediyordu. Nihâyet onun “emriyle” münâkaşa 27 Ekim 1937’de bir ânda kesildi ve bir daha da canlanmadı. Şu vazıyette, bu hâdisede bir “bit yeniği” aramak mâkûl olmaz mı?
***
Yalman, “yalancı pehlivanlığa” devâm ediyor ve aynı edâyle münâkaşayı kesiyor
Yalman, Cumhuriyet ve Yunus Nadi’yle kalem münâkaşasına “fâsıla vermesine”, muârızı gibi, “Hükûmetin emrini” değil de, her zamânki mürâîliğiyle, (iki gün sonra tes’îd edilecek olan) Kemalist 29 Ekim Bayramını ve okurların dikkatini “millî mes’elelere” teksîf etme arzûsunu sebeb gösteriyor… “Millî bayram ve Meclisin açılması münasebetile münakaşayı on gün için tatil ettiğini” beyân ediyor, lâkin ne on gün sonra, ne bilâhare bu münâkaşaya devâm ettiği görülüyor…
“Türk gazeteciliğine musallat olan bir ZORBA ve BELALIYA karşı mücadele açtığımız gündenberi memleketin her tarafından takdir ve teşvik görüyoruz. Siyasî ve iktisadî hayatımızdaki yegâne çirkefin kurutulmasının nekadar mühim bir rejim davası olduğunu bütün vatandaşlar görüyorlar ve anlıyorlar. Şunu da takdir ediyorlar ki yazılarımız, mutat şekilde bir gazeteci kavgası değildir; siyasî ve iktisadî hayatta tam temizlik ve berraklık hasretiyle senelerdenberi milletin dikkatini ve düşüncesini işgal eden kirli bir yaranın kökünden tedavisine ait bir temizlik mücadelesidir.
“Her gün çıkan gazetesinde kirli bir rûhun kusuntuları vardır”
“Bu mücadelemiz iki baştan devam ediyor. Birini biz idare ediyoruz. Nadinin gazetecilik denilen ve ancak idealistlere ve feragat sahiplerine ait mesleği ne gibi kirli ve şüpheli işlere vasıta edindiğini anlatıyoruz.
“Fakat yapılacak diğer bir iş vardır ki, onu yapmıya bizim elimiz ve dilimiz varmıyor. Bu kadar kirli bir ruhu tasvir için çamurlu kelimeler kullanmak lâzımdır ki, bu da herkesin elinden gelmez. Mücadelenin bu kısmını Nadinin kendisi ikmal ediyor. Her gün çıkan gazetesinde kirli bir ruhun kusuntuları vardır ki, bunların karşısında Nadinin itiyat halinde okuyucuları bile burunlarını tıkıyorlar ve başlarını çeviriyorlar. Fakat ayni zamanda maskesiz bir Nadinin bütün ruhî çirkinliklerini görüyorlar. Karşımızdaki manzara, şahsiyetinin epeyce taraflarını her gün bir parça daha kendi bataklığına gömen bir zavallının acınacak halidir. […]
“(Mücâdeleye) şimdilik fâsıla vermeyi muvâfık görüyoruz; biz günün mes’eleriyle uğraşırken Nadi de çamurlar içinde tepinmiye devâm ederse memnûn oluruz”
“…(Mücadeleye) şimdilik fasıla vermeyi muvafık görüyoruz. Öbürgün millî bayramdır. Ayni zamanda memlekette yeni bir hükûmet kurulmuştur. Biz bütün kuvvetimiz ve dikkatimizle millî meseleler üzerinde durmak isteriz. Okuyucularımızın dikkatinin de bugünlerde bunlardan başka bir noktaya dağılmasını muvafık görmüyoruz. Nadi istediğini yazabilir. Bu yazılarını tamamile cevapsız bırakacağız. Çünkü zaten kendimizi onlara muhatap saymıyoruz. Nadi kendi kendini teşhir suretile bizim mücadelemizin mühim bir safhasını bizzat ikmal ediyor ki, biz günün meselerile uğraşırken o da çamurlar içinde tepinmiye devam ederse memnun oluruz.
“Fakat millî bayram ve Meclisin açılması münasebetile münakaşayı on gün için tatil etmezden evvel şu birkaç noktayı tespit etmek isterim…”
O “noktalardan” birincisi, Habip Edib’in elinde “Nadinin alnına sürülmüş ve ömrünce temizlenemiyecek bir leke” olan bir mektubun sahîhan mevcûd olduğuna dâir verdiği îzâhattır.
İkinci olarak, “Emniyet Sandığı’ndaki rezâletten tekrâr bahsediyor.