Türkiye’nin yeri, Avrupa Birliği’nde değil, Yakın-Şark’ta ve İslâm İttihâdı’ndadır
Hiç şüphesiz, Türkiye’nin yeri evleviyetle Yakın-Şark’ta ve ikinci derecede de bütün İsl̃âm coğrafyasındadır. Bu cihetle, Türkiye, ilk merhalede, Avrupalıların Birlik stratejisine benzer şekilde, tedrîcen gerçekleştirilecek bir Yakın-Şark Birliği’ne ve ikinci merhalede de bir İsl̃âm İttihâdı’na önayak olabilir. Böyle bir ittihâd, Avrupa’ya düşmanlık mânâsına gelmez. Sâdece, Türkiye, Yakın-Şark ve bütün İsl̃âm Âlemi, şahsıyetlerini muhâfaza ederek ve imk̃ânlarını birleştirerek sul̃h içinde kalkınma, gelişme imk̃ânı elde etmiş olurlar. Avrupalılar da bizimle aynı İnsânî Ahl̃âk ve Hukûka sâhib çıktıkları müddetce, arada çatışma değil, ancak işbirliği ve meşrû yarış olabilir ve bundan da bütün İnsanlık k̃ârlı çıkar.
Avrupa’yı üstün çıkaran bâzı esâsî değerlerin menbâı biziz; onları tekrâr kendimize mâl̃ ederek onlarla yarışabiliriz
Dîğer taraftan, kanâat̃imizce, madde ile mânânın en güzel bir terkîbini ifâde eden bizim Medeniyetimiz, Avrupa Medeniyetinden üstündür. Bu bakımdan, şahsıyetli bir İsl̃âm İttihâdı, daha insânî bir hayât yaşamak için, Avrupalılara da müsbet bir örnek teşkîl edebilir.
Son bir-iki asır zarfında, Avrupa’nın İsl̃âm Âleminden üstünlüğünün müdâfaa edilebileceği üç cihet mevcûddur: İlim ve fen, sanâyi ve ik̆tisâd, İnsan Hak ve Hürriyetleri… Hâl̃buki, Avrupa Medeniyeti, Müsbet İlim Zihniyet ve Usûl̃ünü tamâmen İsl̃âm Medeniyetine medyûndur. İnsan Hakları için de bu tesbît büyük ölçüde cârîdir. Sanâyileşme ve ik̆tisâdî gelişme ise bilhassa bu ilk iki değerin mahsûl̃üdür. Üstelik, Avrupa, emperyalist / sömürgeci siyâsetleriyle, bu son asırlar boyunca, İsl̃âm Âleminin sanâyileşmesini ve ik̆tisâdî inkişâfını hep baltalıyagelmiştir; yânî bu sâhalardaki geriliğimizin birinci derecede bir sebebi, Avrupa Emperyalizmidir. Öyleyse şimdi, daha fazla kalkınmak, ik̆tisâden ve hukûken daha fazla ilerliyebilmek için Avrupa’nın kucağına atılmak, mâkûl̃, haklı bir davranış olabilir mi? Onlara: “Gölge etmeyin, başka ihsân istemez!” demek daha doğru değil midir?
Hayır, ilerlemek için, bizim başlıca ihtiyâcımız, şu saçma eziklik duygusundan kurtulup yine kendimiz olmak, aslımıza dönmek, tekrâr Müslüman, tekrâr Türk olmaktır; bütünüyle Millî Kültürümüzü canlandırıp, onu, bir taraftan, İnsan Hakları ve İlim Zihniyetiyle uyuşmıyan bütün unsurlarından temizlemek, dîğer taraftan da, günümüz hayât ve dünyâ şartlarında hayâtiyetini muhâfaza edecek şekilde zenginleştirmekdir. (Burada kullandığımız “Türk” tâbiri, bir misâl̃ vermek içindir. Bittabi, her Müslüman millet de, onun yerine kendi ismini zikredebilir: Arab, Kürd, Fars, Afgan, ilh…)
Kültür jenosidcileri bir İnsan Hakları Mahkemesi’nde muhâkeme edilmelidir
Kendimize dönmek, Millî Kültürümüzü ihyâ etmek ve onu daha da zenginleştirmek ise, kültür jenosidcilerini târih önünde muhâkeme ve mahk̃ûm etmemiz ve bu jenosidin bilumûm kurbanlarına iâde-i îtibârda bulunmamız şartına tâbidir. Açıktır ki Milletimiz, Türkiye’de putlar devrilmeden, hayâtımız onların mânevî tasallutundan kurtulmadan kendine gelemiyecek, tekrâr târihî şahsıyetine kavuşamıyacaktır.
Birbirimizin Temel Hak ve Hürriyetlerine riâyet ederek sul̃h içinde bir arada yaşıyabiliriz
Biz, (en mühim bir menbâı Kitâbullâh olan) İnsânî Ahl̃âka da, İnsânî Hukûka da tamâmen hürmetk̃âr ve sâdıkız! Bu ahl̃âk ve hukûkun bir îcâbı ve onunla kayıdlı olarak, sâdece kendimiz olmak istiyoruz!
Bize düşmanlık yapan ve insanlık suçu işleyenleri tek tek teşhîr ediyor ve onlara karşı kendimizi müdâfaa ediyoruz. Onların kötülüklerini teşhîr ederken, bundan zevk̆ değil, derin bir teessür duyuyoruz. Esâs düşüncemiz, günâhk̃ârdan değil, onun günâhlarından nefret etmekdir. (Lẫkin bu tefrîk̆i yapmak çok zordur!) Aslâ onların bize revâ gördüğünü biz de onlara yapmak emeli gütmüyoruz. Bize haklarımızı vermek, kendimiz olmamıza mâni olmamak şartıyle kıllarına halel getirmek gibi bir niyet beslemiyoruz. Bize durmadan tuzak kurmaktan, ihânet etmekden, bizi sırtımızdan hançerlemekden, bize –aslında, çok kerre, bizim değil kendilerinin işlediği- cürümlerle iftirâ etmekden vazgeçip Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerimize riâyet ederlerse, kendileriyle, dâimâ sul̃h içinde yaşamak isteriz ve bu çerçevede kendilerinin bilumûm meşrû haklarına hürmet etmek azmindeyiz. L̃âkin karşılıklı olmıyan iyi niyetin bir kıymeti yoktur… (Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi, Ankara: Hitabevi Yl., 2014, 13,5x21 cm, ss. 600-612)
♦ Menderes’in siyâsî ve husûsî hayâtında, yukarıda îzâh ettiklerimiz gibi, tenk̆îde şâyân daha birçok husûs tesbît edilebilir. Bir fikir vermek için bu kadarını k̃âfî buluyoruz…
Takdîre şâyân hâl̃lerine ve siyâsî icrââtına gelince:
B) Menderes’in takdîre şâyân hâl̃leri ve siyâsî icrââtı
♦ Adnan Menderes, sevimli, nâzik, mütevâzı bir insandı... Gâyet zekî, geniş müktesebâtlı, hitâbeti kuvvetli bir liderdi… Halkla kolayca kaynaşan, onun mes’elelerine sâhib çıkan bir halk adamıydı ve bu gibi mezîyetleri sebebiyle halkın çok geniş bir kesimi tarafından samîmiyetle seviliyordu…
Adnan Menderes, sevimli, nâzik, mütevâzı bir liderdi...
***
♦ Siyâsî hayâtı boyunca, elinden geldiği kadar geniş halk kesimlerinin lehine olacak icrââtlarda bulunulmasına çalıştı… Türkiye’nin sür’atle sanâyileşip kalkınması için çok gayret gösterdi ve gayretleri semeresiz kalmadı… Kanâatimizce, hatâlı siyâsetleri de, sûiniyet mahsûlü değildi; muhtelif têsîrler altında kalması veyâ ictihâdında hatâ etmesi sebebiyleydi…
♦ Kıbrıs Dâvâsına ilk def’a o ve onun başında bulunduğu Hük̃ûmetler sâhib çıktı. Bu uğurda, onun ve Hâriciye Vekîli Fatîn Rüştü Zorlu’nun hizmetleri dâimâ şükrânla yâdedilmiye l̃âyıktır…
Halkın hissiyâtına tercümân olan Menderes, “İnk̆ilâb Softaları”na cephe almıştı
♦ Menderes, Kemalizmden kopmamış olmakla berâber, halkın hissiyâtına tercümân olarak, Kemalizmi halka karşı amânsız bir silâh olarak kullananları reddetmekden çekinmemiştir…
5816 gibi bir hukûk ucûbesinin vaz’ına, ağır tazyîkler karşısında, râzı olurken, onun, en azından Vicdân, İlim, Fikir, İfâde Hürriyetlerine halel getirmiyecek şekilde tatbîk̆ edileceği taahhüdünde bulunmuştu. Yukarıda zikretmiştik; bir daha nakledelim:
“…Bu kanun sureti katiyede ne bir takriri sükûn kanunudur, ne de vicdanların tenkid hürriyetini, fikir hürriyetini baskı altında bulunduran bir kanundur. Bundan katiyen emin olsunlar. […]
İki Totaliter Şefin ceberût iktidârlarından sonra halkın üzerindeki ağır baskının hafîflemesinde büyük têsîri olan Adnan Menderes, halk tarafından çok sevilen bir liderdi…
***
“Onun eserlerinden bugünün zihniyetine uymıyanlarını kabul etmemekte, tenkid etmekte elbette devam edeceğiz.
“Bizim maksadımız tenkid hürriyetini, vicdan hürriyetini, fikir hürriyetini takyit etmek değil, tahkir ve terzil hürriyetini kaldırmaktır. Biz bunu istiyoruz.” (TBMM Tutanak Dergisi, Dönem IX, Cild 7, 72. Birleşim, 4 Mayıs 1951, s. 58)
Mahkemelerin, bu ucûbe kânûnun (5816) tefsîr ve tatbîk̆inde, Başvekîl Menderes’in bu îzâhatını dâimâ nazar-ı dikkate almaları bir hukûkî vecîbe iken, maâlesef, Fanatik Kemalizm, onu müdhiş bir tedhîş silâhı hâline getirmiştir! Bunun vebâl̃i ancak kısmen Menderes’indir.
Mezk̃ûr îzâhatında şu cümlesi de fevkalâde ehemmiyeti hâizdir:
“Onun eserlerinden bugünün zihniyetine uymıyanlarını kabul etmemekte, tenkid etmekte elbette devam edeceğiz!”
Bunun, Fanatik Kemalistleri yerlerinden hoplatan bir telak̆k̆î ve tavır olduğuna şüphe yoktur.