Menderes, bu anlayışının mantıkî bir devâmı olarak, Kemalist İnk̆il̃âblarda, “halka mâl̃ olanlar ve olmıyanlar” şeklinde bir tefrîk̃e gitmiş, “mâl̃ olmıyanları” reddetmekte bir beis görmemiş, bu yüzden Fanatik Kemalistlerin şiddetli hücûmlarına mârûz kalmış, netîce olarak onun bu gibi tavırları kendisini îdâm sehpâsına götürmüştür.
Bu husûsa bir misâl̃ olarak, şedîd İsl̃âm düşmanı, Farmason Sabataî muharrir ve siyâsetci Hüseyin Cahit Yalçın’ın, 10 Kasım 1953 târihli Ulus’ta, (yine bir taabbüd zihniyet ve hâletirûhiyesiyle kaleme aldığı) “Büyük Atatürk” başlıklı başmakâlesinin şu pasajı zikredilebilir:
“Büyük Atatürk bugün ebedî medfenine tevdi ediliyor. O’nun izinde yürümekle memleketin kurtulacağına ve yükseleceğine iman etmiş olan vatandaşlar Atatürk’ü sanki yeni kaybetmiş gibi tazelenen bir dert altında teessüre boğulmaktadırlar. Çünkü bugün Atatürk güneşinin üzerinde lekeler ciddî endişe verecek bir mahiyet almıştır. İlk adımda Atatürk inkılâplarını parçalamak, millete mal olmamış ve olmuş gibi bir ayırma ile inkılâpları sarsmak istiyenler bütün memlekette karşılaştıkları tepkiden ürkerek bir müddet geriledikten ve gördükleri birtakım taşkınlıklardan uyanır gibi olduktan sonra, sarsılan mevkilerini sağlamak çaresini tekrar Atatürk devrine ve Atatürk’ün bazı icraatına hürmet etmekte aradılar. İlh…” (Hüseyin Cahit Yalçın, “Büyük Atatürk”, Ulus, 10.11.1953, s. 1)
“İlk adımda Atatürk inkılâplarını parçalamak, millete mal olmamış ve olmuş gibi bir ayırma ile inkılâpları sarsmak istiyenler”… Adnan Menderes, bu telak̆k̆î ve tavrın temsîlcisiydi…
“İnk̆ilâb Softaları” tâbiriyle, Fanatik Kemalistlere cephe alması da, hep aynı telak̆k̆î ve tavrın ifâdesidir…
Milletin “Sahîh Ezân” talebine sâhib çıktı
♦ Evvelki neşriyâtımızda (ve işbu çalışmamızda dahi) müsbit delîllerle isbât ettiğimiz vechiyle, 30 Ocak 1932 / 22 Ramazan 1350 târihinde, İstanbul’un Fâtih Câmii’nde “Öztürkçe Uydurma Ezân” okunması, “Mutlak Şef”in emriyle vâk̆î olmuştu. Müteâk̆iben, yine onun sıkı tâkîbi altında, bu “Uydurma Ezân”, peyderpey sâir câmilere de teşmîl edildi. Bursa’da 1 Şubat 1933 târihinde “Sahîh Ezân Hâdisesi” cereyân ettiğinde, Ezân hâlâ Türkiye’nin bütün câmilerine teşmîl edilememişti. “Mutlak Şef”, bu hâdiseyi büyük bir “İrticâî İsyân” gibi l̃anse ederek, tamâmı emrinde olan matbûât ve CHP teşkîlâtı vâsıtasıyle bütün Türkiye’de tedhîş estirdi ve bundan böyle bütün Câmilerde onun hazırladığı “Uydurma Ezân” bağırılır oldu… Münâfık yapısı îcâbı, Vicdân Hürriyeti ve İnsan Haklarını k̃ağıd üzerinde tanıdığı hâlde tatbîkâtta bunları biteviye ihl̃âl̃ eden Kemalist Rejim, Müslümanların mâbedlerine, ibâdetlerine kadar müdâhale etmekle de kalmamış, mekteblerin Materyalist, Frenkci, şahısperest tedrîsât programları sâyesinde ve aynı muhtevâdaki resmî / gayr-i resmî propaganda inhisârıyle onların vicdânlarına dahi hükmetmeyi gâye edinmişti. Hedef, Materyalist, Frenkci. şahısperest nesiller yetiştirmekti ve filvâk̆î, milyonlarca insanımızı tuzaklarına düşürmiye muvaffak oldular…
Milletin büyük ekseriyeti, bu zulme için için kahrettiği hâlde, öylesine tepelenmiş, sindirilmiş bir hâldeydi ki ona karşı alenen sesini yükseltemiyordu.
16 Haziran 1950 târihine gelindiğinde, Memleketimizde, on sekiz seneden beri Kemalist Uydurma Ezân okunmaktaydı. DP, 14 Mayıs 1950 Teşriî Seçimlerini ezici bir ekseriyetle kazanmış, artık iktidâra geçmişti. Ona gösterilen büyük teveccühün başlıca sebeblerinden biri, Memleketimize Dîn Hürriyetini getirme ve bunun ilk al̃âmeti olarak, câmilerimizde tekrâr Muhammedî Ezânın okunmasını serbest bırakma vâdi idi.
Menderes bu vâdin tâk̆îbcisi oldu ve Kemalizmin boğduğu Muhammedî Ezânın serbest bırakılmasına dâir kânûnun Meclis’den çıkarılmasında müessir oldu. Bu vâkıa, Memlekette taşkın bir sevinç ve hem Menderes’e, hem de DP’ye karşı büyük teveccüh doğurdu… Hâl̃â da o, bu gibi icrââtlarıyle hayırla yâdedilmektedir…
“Türkiye bir Müslüman memleketidir ve Müslüman kalacaktır!”
♦ Menderes, bununla da kalmadı: Partisi içinde kendini destekliyen mütedeyyin millet vekîllerinden ve halktan aldığı destekle, Türkiye’nin Dînsiz değil, Müslüman bir memleket olduğunu îlân etti…
Araştırmamıza nazaran, bunu, ilk def’a, 4 Şubat 1951’de, İzmir’de, DP Kongresi’nde îrâd ettiği uzun nutkunda yaptı. Ne var ki Fanatik Kemalist gazeteler, nutkunun bu pasajını es geçtiler. Meselâ 5 Şubat 1951 târihli Milliyet’te, bu pasaj yoktur. Aynı târihli -İzmir’de münteşir- Demokrat İzmir ise, bu pasajı kendince hülâsa etmiştir:
“Adnan Menderes, bundan sonra, başkanlık divanına verilen takrirde Din hakkındaki hükûmet görüşü ve bu yolda atılan adımlar hakkında izahat vermesi istenildiğinden bahisle, hürriyet partisi olan D.P. nin vicdan hürriyetini diğer hürriyetler gibi tahdit altında tutmıyacağını, bu sebeple din derslerinin okullarda ihtiyarî olarak okutulmasını münasip gördüğünü, bu suretle lâiklik prensibine de hürmet edildiğini tebarüz ettirmiş, fakat irticaın karanlığına dönmenin asla bahis mevzuu olamıyacağını ilâve etmiş ve demiştir ki: ‘- İrticaın bir tarafı da solculuktur.’ ” (Demokrat İzmir, 6.2.1951, s. 2)
Hâlbuki rahmetli Bekir Berk’in neşrettiği on beş günlük Komünizme Karşı Mücadele mecmûası, 15 Şubat 1951 târihli 14. sayısında, Menderes’in mezk̃ûr nutkundaki İsl̃âmla al̃âkalı pasajın en canalıcı cümlelerini manşet yapmıştı:
“Şimdiye kadar baskı altında bulunan dinimizi baskıdan kurtardık. İnkılâp softalarının yaygaralarına ehemmiyet vermiyerek ezanı Arapçalaştırdık. Mekteplere din dersini kabul ettik. Radyoda Kur’an okuttuk. Türkiye bir müslüman memleketidir ve müslüman kalacaktır! Müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir.” (Komünizme Karşı Mücadele, 15.2.1951, s. 1)
(https://www.milliyetcidergiler.org/pdf/2793) (31.3.2026)
Başlangıcda, “Münâfık Reîsi” Yalman’ın başlattığı “İrticâ var!” kampanyasına îtibâr etmiyen Menderes ve Hük̃ûmeti, maâlesef, müteâk̆iben, bütün Türkiye’de tedhîş estiren, bu meyânda Ticânîlerin âlet edildiği heykellere tecâvüz fiilleriyle desteklenen bu tiyatrovârî (théatral) kampanyanın têsîri altında kalarak, Meclis’den, 5816 Sayılı Mustafa Kemâl’i Tabulaştırma Kânûnu’nu çıkarttırdılar…
***
Mezk̃ûr mecmûa, bu manşetin altına iki makâle koymuştu. Menderes’in Dîn ve Vicdân hürriyetine dâir yukarıdaki sözlerini takdîrle karşılıyan bu makâlelerden ilki Ord. Prof. Dr. Şükrü Baban’ın, dîğeri de Yeni Sabah’ın bir başmakâlesidir. İkinci makâlede hâssaten şu sözler dikkati çekiyor:
“İzmir nutkundan memleket hesabına ferahlık duymamak, haksızlık olur. Hele sayın kabine şefi inkılâp softalığı diye hoş bir şekilde vasıflandırdığı gûya inkılâbı müdafaa ve irtica ile mücadele zihniyetine de temas ederek bu gibi softaların yaygaralarına ve tahriklerine ehemmiyet vermiyeceğini söylemiştir. Arapça ezan okunacak, mekteplerde din dersleri verilecek, radyoda Kur’an tilâvet edilecektir. Dinsiz veya dinden habersiz bir kitle haline Türk milleti asla gelmiyecektir. İlh…” (Komünizme Karşı Mücadele, 15.2.1951, s. 1)
Menderes, yukarıda Komünizme Karşı Mücadele mecmûasından ik̆tibâs ettiğimiz sözleri, sâdece, 4 Şubat 1951’de, DP’nin İzmir Kongresi’nde sarfetmedi; başka vesîlerle de tekrâr etti. Karacan / İpekçi’nin Milliyet gazetesi, İzmir’deki sözlere sayfalarında yer vermemişti. L̃âkin Menderes, benzeri sözleri 6 Aralık 1952’deki Adana Mitingi’nde, “30 bin kişinin önünde” de tekrâr edince, bu def’a sütûnlarında onlara geniş yer ayırdı. Menderes’in sözlerinin doğru anlaşılması için nutkunun Dîn ve Vicdân Hürriyetiyle al̃âkalı kısmının tamâmını naklediyoruz:
“Türk Milleti Müslümandır ve Müslüman kalacaktır! Bu memlekette Vicdân Hürriyetine tecâvüz etmek, kimsenin haddi değildir!”
“Türk milleti bir hürriyet nizamı içinde yaşamak istiyor. Hürriyet nizamı denince, hukukî bir sistem içinde hürriyetlerin hudutlanması hatıra gelir. Bizim anladığımız hürriyet nizamı, her şeyden evvel başkalarının hürriyetlerine hürmet etmeyi ve hürriyeti yoketmek hak ve hürriyetininin tanınmamasını icap ettirir.
“Türk Milleti Müslümandır ve Müslüman kalacaktır. Bu memlekette vicdan hürriyetine tecavüz etmek, kimsenin haddi değildir. Hakikî mü’min ve samimî Müslüman olanlar, vicdan hürriyetinden tamamen emin olabilirler. Ancak hakikî mü’min ve Müslümanlar, kendi dinî kanaat ve inanışlarında tamamiyle hür oldukları kadar başkalarının dinî ve vicdanî kanaat ve inanışlarına da hürmet etmeyi bilirler. Dini, mukaddes ve muhterem bir mefhum olarak vicdan hürriyeti prensibi içinde her türlü taaddiden masun bulundurmak icap eder. Lâikliği din aleyhtarlığı veyahut din düşmanlığı şeklinde anlamak, bizim iktidarımızın vicdan hürriyeti anlayışına aslâ tevafuk etmez. Dini her türlü taaddiden masun bulundurmak kararımızın yanında dinin başka inanış ve vicdanî kanaatlere sahip vatandaşlar üzerinde bir baskı vasıtası yapılmasını önlemek kararımız da kat’îdir. Hele din gibi mukaddes bir mefhumun bir takım cemiyet döküntülerinin ve siyaset bezirgânlarının her çeşit maksatlarının âleti haline getirilmesine bu memleketin aslâ tahammülü yoktur.” (Milliyet, 7.12.1952, ss. 1 ve 7)