7-8 Temmuz'da Ankara önemli bir uluslararası zirveye ev sahipliği yapacak. NATO üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanları, parlamenterleri ve askerî komutanları Türkiye'de bir araya gelecek. Zirvede güvenlikten savunma harcamalarına, Rusya-Ukrayna savaşından Ortadoğu'daki gelişmelere kadar birçok başlık ele alınacak.
Peki, son günlerde herkesin dilinden düşmeyen bu NATO gerçekten kimin güvenliğini sağlıyor? Kime karşı kurulmuş bir ittifaktır?
1949 yılında kurulan NATO'nun resmî kuruluş amacı, Sovyetler Birliği'nin oluşturduğu askerî tehdide karşı Batı Avrupa'yı korumaktı. Soğuk Savaş boyunca bu gerekçeyle varlığını sürdürdü. Türkiye de 1952 yılında bu ittifaka katıldı.
Fakat 1991'de Sovyetler Birliği dağıldı. Varşova Paktı tarihe karıştı. İki kutuplu dünya sona erdi. Böyle bir tabloda NATO'nun da tarih sahnesinden çekilmesi beklenirdi. Fakat tam tersi oldu. NATO küçülmedi; daha da büyüdü. Eski Varşova Paktı ülkeleri bile birer birer ittifaka alındı.
Değişen dünyayla beraber NATO'nun misyonu da değişmişti. 1991’de SSCB’nin dağılmasından sonra NATO’nun yaptığı Roma ve Londra zirvelerinde NATO tatbikatlarında kullanılan ve düşman kuvvetlerini sembolize eden kızıl bayrak yerine yeşil bayrağın kullanılması gündeme getirildi. İngiltere Başbakanı Thatcher “Artık karşıtı olduğumuz hedef radikal İslam’dır” demişti.
Sonraki gelişmeler bu yeni yönelimi açık biçimde ortaya koydu. 1991 Körfez Savaşı, 2003 Irak işgali, Afganistan'ın yirmi yıl süren işgali, Libya'nın bombalanması ve devlet yapısının çökertilmesi...
Bütün bu süreçlerde kullanılan kavramlar hep aynıydı: “terörle mücadele”, “demokrasi”, "istikrar" ve "uluslararası güvenlik."
11 Eylül saldırıları ise adeta bu yeni dönemin başlangıcı olmuştu. İkiz kulelere yönelik saldırılar gerekçe gösterilerek Afganistan işgal edilmiş; ardından bütün İslam coğrafyası potansiyel bir tehdit olarak görülmeye başlanmıştı.
Afganistan yirmi yıl boyunca NATO postalları altında ezildi. Irak işgal edildi; yüz binlerce insan hayatını kaybetti, şehirler harabeye döndü. Libya “insani müdahale” adı altında bombalandı ve bugün hâlâ toparlanamayan bir ülkeye dönüştü.
Bosna'da on binlerce Müslüman katledilirken Batı uzun süre seyretmeyi tercih etti. Bugün Gazze'de ise siyonist işgal rejimi kadınları, çocukları, hastaneleri ve sivil yerleşim alanlarını hedef alırken NATO'nun en güçlü üyeleri İsrail'e silah, mühimmat, diplomatik koruma ve siyasi destek sağlamaya devam ediyor.
Bütün bunlar yan yana konulduğunda ister istemez şu soru akla geliyor: NATO gerçekten küresel güvenliği mi sağlıyor, yoksa kapitalist Batı'nın çıkarlarını mı koruyor?
Bugün NATO artık klasik anlamda bir savunma ittifakı olmaktan çıkmış görünmektedir. Güvenlik kavramını kendisi tanımlayan, tehditleri kendisi belirleyen ve gerektiğinde dünyanın herhangi bir bölgesine askerî müdahaleyi meşru gören küresel bir güç mekanizmasına dönüşmüştür.
Enerji hatlarının geçtiği yerlerde NATO vardır. Stratejik boğazların bulunduğu bölgelerde NATO vardır. Küresel güç mücadelesinin yaşandığı coğrafyalarda NATO vardır. Fakat bombalanan şehirler Müslümanlara ait olduğunda, öldürülenler kadınlar ve çocuklar olduğunda, yerle bir edilenler camiler, hastaneler ve okullar olduğunda; insan hakları ve uluslararası hukuk söylemleri bir anda hatırlanmaz olur.
Tam da bu nedenle NATO'yu yalnızca askerî bir ittifak olarak okumak eksik kalacaktır. NATO, bugün aynı zamanda kapitalist dünya düzeninin askerî gücü, küresel çıkarların güvenlik kalkanı ve emperyal siyasetin en önemli araçlarından biri hâline gelmiştir. İşte NATO'nun kirli sicili budur.
Bir yapının ne söylediğinden çok, geride bıraktığı izler onun gerçek kimliğini ortaya koymaktadır. NATO'nun geride bıraktığı izlere bakıldığında ise görülen şey, güvenlikten çok savaş, barıştan çok yıkım ve gözyaşı, istikrardan çok kargaşadır.