NATO Zirvesi ve Jeopolitik Özerklik

Bu satırları yazarken Ankara'da NATO Zirvesi henüz başlamamış, liderlerin ortak bildirileri ve kamuoyuna yansıyacak kararlar açıklanmamıştı. Elbette zirvenin ardından bütün dünya gibi biz de sonuç bildirgesini, verilecek mesajları ve alınan kararları dikkatle takip edeceğiz.

Ancak uluslararası siyaseti anlamak, yalnızca zirvelerin sonunda yayımlanan metinleri okumakla mümkün değildir. Asıl önemli olan, o metinleri doğuran tarihsel kırılmaları, güç dengelerini ve jeopolitik dönüşümleri doğru okuyabilmektir. Bu nedenle bu yazı, Ankara Zirvesi'nin sonuçlarını yorumlamaktan ziyade, zirvenin üzerinde yükseldiği küresel zeminin fotoğrafını çekmeye çalışmaktır.

Küresel güç merkezlerinin çeşitlendiği ve ittifak içi dengelerin hassaslaştığı bu yeni denklem, kaçınılmaz olarak Türkiye gibi stratejik coğrafyaların ağırlığını artırmaktadır. Bu bağlamda Zirvenin Ankara'da gerçekleştirilmesi, sadece diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda yeni jeopolitiğin sembolik bir yansımasıdır. Türkiye, NATO'nun ikinci büyük askerî gücü olmasının yanında Avrupa, Asya, Karadeniz, “Orta Doğu” ve Doğu Akdeniz'i aynı anda etkileyebilen eşsiz bir coğrafi konuma sahiptir. Coğrafya Türkiye’ye, tek blok yerine, farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurabilecek hareket alanlarını vermektedir.

Türkiye, Batı güvenlik mimarisindeki konumunu muhafaza ederken, Rusya ile enerji ve bölgesel krizlerde temasını sürdürebilmektedir. Ayrıca Asya, Afrika ve Küresel Güney ülkeleriyle ekonomik ve diplomatik ilişkilerini geliştirmektedir. Bu tablo, uluslararası sistemde güç dengesinin artık katı bloklar arasında değil, değişken ortaklıklar, esnek iş birlikleri ve çok katmanlı diplomasi üzerinden şekillendiğini göstermektedir.

Transatlantik Fay Hatları

Ankara'da verilecek birlik fotoğrafları, transatlantik ilişkilerdeki bütün sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmeyecektir. Son yıllarda Washington ile Avrupa başkentleri arasında savunma harcamaları, ticaret politikaları, “Orta Doğu” stratejisi, Çin yaklaşımı ve göç yönetimi gibi başlıklarda önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Özellikle ABD iç siyasetindeki dalgalanmaların Avrupa güvenliği üzerindeki etkisi, Avrupa ülkelerini daha fazla jeopolitik özerklik arayışına yöneltmektedir.

Dolayısıyla çok kutupluluk yalnızca Batı'nın karşısında yükselen yeni güçlerden kaynaklanmıyor; Batı ittifakının kendi içindeki farklılaşmalar da bu dönüşümü hızlandırıyor. Gümrük duvarlarının yükseldiği, teknoloji savaşlarının derinleştiği, savunma bütçelerinin sosyal devlet üzerinde baskı oluşturduğu yeni dönemde insanlık ailesi daha karmaşık bir jeopolitik ortamla karşı karşıyadır.

Türkiye'nin Jeopolitik Özerkliği

Türkiye'nin son yıllarda izlediği dış politika, tam da bu jeopolitik özerklik arayışının somut bir yansımasıdır. Ankara, ne Soğuk Savaş dönemindeki gibi tek bir güvenlik eksenine tam bağımlı olmayı ne de yükselen yeni güç merkezlerinden birinin nüfuz alanına girmeyi tercih etmektedir. Bunun yerine çok yönlü ilişkiler geliştirerek, ulusal çıkarlarını merkeze alan esnek ve dengeleyici bir strateji izlemektedir.

Savunma sanayiinde yerlileşme hamleleri, enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikaları, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kafkasya'dan Afrika'ya kadar uzanan aktif diplomasi, bu stratejik özerklik anlayışının temel sütunlarını oluşturmaktadır. Türkiye artık yalnızca kendisine sunulan güvenlik mimarisine uyum sağlayan bir ülke değil, bölgesel ve küresel güvenlik mimarisini şekillendirmeye çalışan bir aktördür.

Ancak jeopolitik özerklik, yalnızca dış politikada daha bağımsız kararlar almak anlamına gelmez. Aynı zamanda büyük güçler arasındaki rekabeti doğru okuyabilmeyi, değişen uluslararası dengeleri fırsata dönüştürebilmeyi ve ekonomik, teknolojik ve askerî kapasiteyi sürekli geliştirebilmeyi gerektirir. Jeopolitik özerklik, bir söylem değil, güçlü devlet kapasitesiyle desteklenen uzun soluklu bir vizyondur.