NATO Zirvesi'nin düşündürdükleri

NATO'nun son zirvesi, bende uzun düşüncelere vesile oldu. Hatta bazı dostlarım, "Bu zirveyi nasıl değerlendiriyorsunuz?" diye sordular. Ben de şu kanaatimi paylaştım: Bir zirve, adalet ve hakkaniyet üzerine kuruluyor; insanlığa ve barışa hizmet ediyorsa hayırlıdır. Fakat kibri, tahakkümü ve güç sarhoşluğunu besliyorsa, insanlığın başına beladan başka bir şey getirmez.

Yeni Bir Eşik: NATO 3.0 ve Gücün Dönüşümü
Dünya yeniden şekilleniyor. Haritalar belki değişmiyor; fakat dengeler değişiyor. Silahlar kadar algoritmalar, ordular kadar yapay zekâ, tanklar kadar veri merkezleri konuşuluyor. İnsanlık yeni bir dönemin eşiğinde duruyor. Bugün buna "NATO 3.0" deniliyor.

Fakat mesele sadece NATO değildir. Asıl mesele, kuvvetin yeniden tarif edildiği bir çağda insanın hangi hakikate dayanacağıdır.

Tarih bize göstermiştir ki yalnızca silaha güvenen medeniyetler uzun ömürlü olmamıştır. Çünkü kuvvet, hakka dayanmazsa zulme dönüşür. Menfaat, adaletle terbiye edilmezse sömürünün yeni adı olur. Teknoloji ise vicdanla buluşmazsa insanı yüceltmek yerine kendi icadının esiri hâline getirir.

Müsbet Hareket ve Hikmet Terazisi
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, çağımızın en büyük hastalıklarından birini menfaat üzerine kurulan mücadele anlayışı olarak teşhis eder. Ona göre mü'minin yolu; öfkenin değil basiretin, tarafgirliğin değil adaletin, yıkıcılığın değil müsbet hareketin yoludur. Ve bütün devletler - milletler buna dikkat etmelidir.

Müsbet hareket, hadiseleri görmezden gelmek değildir. Bilakis onları iman terazisinde tartabilmek; tepkilerini öfkeyle değil hikmetle şekillendirebilmek, dostluğu da düşmanlığı da adalet sınırları içinde yaşayabilmektir.

Bugün büyük devletler yeni ittifaklar kuruyor, eski hesapları yeniden açıyor. Güç merkezleri yer değiştiriyor. Dün imkânsız görülen ortaklıklar bugün mümkün hâle geliyor. Fakat değişmeyen bir hakikat var: Menfaatler değişir; hakikat değişmez. Hakikati menfaatine göre eğip bükenler ise sonunda kendi kurdukları düzenin altında kalırlar.

Kur'ân-ı Kerîm'in şu ölçüsü, yalnız fertler için değil devletler için de yol göstericidir: "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır." Bu ilâhî düstur, uluslararası ilişkilerde de liderlerin pusulası olmalıdır.

Türkiye'nin Kavşağı: Cesaret, İhtiyat ve Basiret
Türkiye, bulunduğu coğrafya itibarıyla tarihin en hassas kavşaklarından birindedir. Böyle zamanlarda heyecan kadar ihtiyat da gerekir; cesaret kadar feraset de... Devletler günü kurtaran reflekslerle değil, asırları gören basiretle hareket ederse ayakta kalabilir.

Risale-i Nur'un ders verdiği ihtiyat, korkaklık değildir. Bilakis neticesi düşünülmeyen adımlardan sakınmaktır. Bir adım atmadan önce on adım sonrasını hesap edebilmektir. Çünkü bazen en büyük cesaret, acele etmemektir.

Elbette güçlü olmak, caydırıcı bir savunma gücüne sahip bulunmak ve milletin güvenliğini korumak meşru bir vazifedir. Ancak insanı ayakta tutan yalnız teknoloji değildir. Asıl güvenlik; kalplerdeki iman, vicdanlardaki adalet ve toplumdaki kardeşliktir.

Bediüzzaman'ın da işaret ettiği gibi, medeniyetin gerçek temeli fazilettir. Fazilet yıkılırsa en gelişmiş teknoloji bile insanlığı kurtaramaz.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, silahların gelişmesinden önce vicdanların gelişmesidir. Yapay zekânın ilerlemesinden önce hikmetin hâkim olmasıdır. Çünkü kalbi ihmal eden akıl, sonunda insanı kendi yaptığı makinenin hizmetkârı hâline getirir.

Çağ değişir, teknoloji değişir, ittifaklar değişir. Fakat hak, adalet ve merhamet eskimez. Asıl zafer, başkalarını yenmek değil; insanın kendi hırsını, öfkesini ve adaletsizlik duygusunu yenebilmesidir. Çünkü insanı ayakta tutan demirden kaleler değil, sağlam bir vicdan ve sarsılmaz bir imandır. Şükürler olsun: Bu hususta Türkiye örnek ülkedir.

Küresel Vicdan Sağır, Mazlumlar Çaresiz
NATO, Birleşmiş Milletler ve benzeri uluslararası platformlarda yapılan liderler zirveleri, eğer mazlumların feryadına kulak veremiyor; açlığı, susuzluğu, zulmü ve savaşı azaltacak görünür adımlar ortaya koyamıyorsa, ne yazık ki bir gövde gösterisinin ötesine geçememektedir.

Dünya liderlerinin masalarından hakiki mânâda huzur, adalet ve kalıcı bir barış inşası çıkmıyorsa geriye konuşan sadece silahlar kalır. Nefret konuşur, ihtiras konuşur, vicdansızlık konuşur. Güçlünün hukuku, haklının hukukunun önüne geçtiği bir dünyada insanlık her gün biraz daha kan kaybetmektedir.

Yıllardır zirveler düzenleniyor, bildiriler yayımlanıyor, umut vadeden cümleler kuruluyor. Buna rağmen silah tüccarları servetlerine servet katarken, mazlumlar ekmeğe, suya ve güvenli bir yuvaya hasret yaşamaya devam ediyor.

Afrika hâlâ aç... Gazze ise dünyanın gözleri önünde bir ölüm makinesinin dişlileri arasında öğütülüyor. Her gün çocuklar, anneler ve masum insanlar toprağa düşerken, insanlığın vicdanı da aynı makinenin içinde paramparça oluyor.

İnsanlığın ihtiyacı daha güçlü silahlar değil, daha güçlü vicdanlardır. Daha büyük ordular değil, daha büyük adalettir. Çünkü barış; korkunun değil, hakkın gölgesinde yeşerir.

Bediüzzaman Said Nursî'nin ifadesiyle, "Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir." Müsbet hareket; zulme rıza göstermek değil, adaleti hukuk içinde savunmak; nefreti büyütmek değil, hakkı ve hakikati büyütmektir.

Ve yine Bediüzzaman'ın veciz ifadesiyle: "Medenîlere galebe ikna iledir, icbar ile değildir."

İnsanlık, hakkı kuvvete değil; kuvveti hakka tâbi kıldığı gün, barış yeryüzünde kalıcı bir misafir olacaktır.

Son Söz: Küresel Hesaba Karşı Milletin İradesi

NATO’nun Türkiye’ye büyük bir borcu vardır: Bu borç; geçmişte yaptırdığı ihtilaller, demokrasiye ve insanımızın hür iradesine sıktığı kurşunlardır. Ve de PKK terör örgütüne verdiği destektir. Bu hıyanetlerin en büyüğü ise hiç şüphesiz 15 Temmuz hain darbe girişimini başımıza bela etmesidir. Şükürler olsun ki; Sayın Erdoğan’ın liderliği ve kararlı duruşu, aziz milletimizin kıyamı ve verdiğimiz 251 şehitle devletimiz ve bağımsızlığımız kurtarılmıştır. Allah, tüm liderleri milletine hizmetkâr etsin ve başka milletlerin hukukuna, hürriyetine tecavüz etmekten korusun.