2 Ağustos’ta Kütahya’da bir pazar günü, aynı masanın etrafında birbirinden farklı insanları gördüm. Akademisyenler, araştırmacılar, eğitimciler, sahadan gelen isimler… Her birinin önünde başka bir mesele, fakat hepsinin ortasında aynı kelime vardı: Aile.
Kütahya’da düzenlenen Kuvay-ı Aile Kongresi’ne ben de davetli olarak katıldım. Kongreyi takip ederken aklımda tek bir soru vardı: Türkiye’nin yeni bir aile hareketine gerçekten ihtiyacı var mı?
Günün sonunda cevabım daha berraktı.
Var.
Çünkü aileyi çok konuşuyoruz, fakat aile hakkında birlikte düşünmekte zorlanıyoruz.
Aile meselesi yıllardır farklı alanların arasında parçalanmış durumda. Nüfus bilimci doğurganlığa bakıyor. Psikolog çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkiye eğiliyor. Sosyolog değişen hane yapısını inceliyor. Eğitimci okul ile aile arasındaki bağı tartışıyor. Ekonomist geçim şartlarını anlatıyor. Hukukçu boşanmayı, nafakayı, velayeti konuşuyor. Dijital kültür araştırmacıları ise ekranın, sosyal medyanın, oyunların ve algoritmaların eve nasıl girdiğini anlamaya çalışıyor.
Oysa hayat bunları ayrı ayrı yaşamıyor.
Bir evin kapısından içeri girdiğinizde ekonomi de oradadır, psikoloji de, eğitim de, kültür de, teknoloji de.
Kuvay-ı Aile fikrinin kıymetli tarafını burada gördüm.
Metin Külünk’ün ortaya koyduğu yaklaşım, aileyi belli bir uzmanlık alanının konusu olmaktan çıkarıp Türkiye’nin ortak meselesi olarak masaya yatırıyor. Kadim Vakfı ile Külünkoğlu Eğitim ve Kültür Derneği iş birliğinde yapılan kongrede farklı alanlardan insanların çalışma masalarında buluşturulması bu bakımdan önemliydi.
Çünkü aile hakkında konuşacaksak birbirimizi de dinlemek zorundayız.
Üstelik karşımızdaki aile, dedelerimizin yaşadığı aile ile aynı şartlarda yaşamıyor.
Bugünün evinde televizyonun yanına telefon geldi. Telefonun içine dünya girdi. Çocuğun odasına arkadaşından önce algoritma ulaşabiliyor. Anne babanın çocuğuna aktarmaya çalıştığı değerlerle, çocuğun ekranından akan dünya her gün karşılaşıyor.
Bir zamanlar aile çocuğun dünyaya açılan ilk kapısıydı. Bugün dünya, aileden izin almadan çocuğun odasına giriyor.
İşte tam burada “Kuvay-ı Aile” adı üzerinde düşünmek gerekiyor.
İsim elbette Kuvâ-yi Milliye hafızamıza dokunuyor. Fakat buradan hamasi bir benzetme çıkarmak kolaycılık olur. Bugünün aile meselesi başka araçlarla, başka bir dille ve başka bir akılla ele alınmak zorunda.
Çünkü aile emirle güçlenmez.
Nutukla da güçlenmez.
Aileyi güçlü tutan şey hayatın kendisidir.
Genç bir insan evlenmekten korkuyorsa onu dinlemek gerekir. Bir çift çocuk sahibi olmayı sürekli erteliyorsa bunun ekonomik ve toplumsal sebeplerine bakmak gerekir. Anne baba çocuğunun dijital dünyasını tanımıyorsa onlara yeni araçlar sunmak gerekir. Kuşaklar birbirinin dilini anlamıyorsa iki tarafı da aynı masaya oturtmak gerekir.
Metin Külünk’ün Kütahya’dan başlattığı hareketin önündeki büyük imkân da burada yatıyor.
Kuvay-ı Aile, aileyi geçmişin güzel günlerini anlatan nostaljik bir başlığa dönüştürmek yerine bugünün gerçek insanına ulaşabilirse büyür.
Üniversite öğrencisine ulaşmalı.
Yeni evlenen çifte ulaşmalı.
Çocuğunu dijital dünyanın içinde nasıl yetiştireceğini bilemeyen anne babaya ulaşmalı.
Boşanmanın eşiğindeki aileyi anlamalı.
Büyük şehirde tek başına yaşayan gencin neden aile kurmaktan uzaklaştığını araştırmalı.
Köydeki aile ile metropoldeki ailenin aynı olmadığını bilmeli.
Türkiye’nin doğurganlık hızındaki düşüşü konuşurken meseleyi rakamlara hapsetmemeli. Gençlerin gelecek kaygısını, konut sorununu, çalışma hayatını, evlilik beklentilerini, kadınların ve erkeklerin değişen rollerini birlikte okuyabilmeli.
Bunun için akademisyen gerekiyor.
Psikolog gerekiyor.
Sosyolog gerekiyor.
Eğitimci gerekiyor.
İlahiyatçı, hukukçu, ekonomist, iletişimci, gençlik çalışanı gerekiyor.
En çok da ailenin kendisi gerekiyor.
Kütahya’daki toplantının bende bıraktığı en güçlü izlenim buydu. Metin Külünk meseleyi bir konferans salonuna sıkıştırmak istemiyor. Anadolu’nun farklı şehirlerinde kongrelerle devam edecek bir toplumsal hareket tasavvur ediyor.
Bu vizyon önemlidir.
Fakat bundan sonraki adım daha önemlidir.
Kütahya’da kurulan masaların Anadolu’da kurulması gerekir. Her şehir kendi ailesini anlatmalı. Diyarbakır’ın, Trabzon’un, Ankara’nın, Kütahya’nın, Antalya’nın aile hikâyesi aynı kalıba sokulmamalı. Akademik bilgi ile mahallenin tecrübesi buluşmalı. Ortaya çıkan sonuçlar raporlarda kalmamalı, uygulanabilir politikalara dönüşmeli.
Belki Kuvay-ı Aile’nin gerçek anlamı da burada ortaya çıkacak.
Birilerini suçlamak yerine anlamak.
Korkutmak yerine hazırlamak.
Geçmişi kutsamak yerine geçmişten güç alarak geleceğin ailesini kurmak.
Çünkü aileyi korumak, aileyi olduğu yerde dondurmak değildir. Aile yaşayan bir kurumdur. Dünya değiştikçe sınanır, yaralanır, kendini yeniler ve yoluna devam eder.
Kütahya’da atılan adım bu yüzden dikkate değer.
Kuvâ-yi Milliye bir milletin vatanını kaybetmeme iradesiydi.
Kuvay-ı Aile ise doğru kurulabilirse, bir toplumun birbirini kaybetmeme iradesine dönüşebilir.
Mesele tam da budur.
Aynı evin içinde birbirimizi kaybetmemek.