Netanyahu’nun Mesajı: Kudüs Üzerinden İslam Alemine Meydan Okuma

Kudüs meselesi, yalnızca Filistin halkının değil, tüm İslam dünyasının ortak vicdanını ilgilendiren tarihî ve kutsal bir meseledir. İsrail’in son yıllarda Kudüs üzerindeki politikaları, bu şehrin statüsünü yalnızca yerel bir tartışma olmaktan çıkarıp küresel bir çatışma alanına dönüştürmüştür. Bu bağlamda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hedefleri, Gazze veya Batı Şeria’daki direnişi bastırmanın ötesine geçmekte; İslam’ın tarihî köklerini hedef alan daha geniş bir projeye işaret etmektedir. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, bu projenin merkezinde yer almakta ve doğrudan İslam dünyasına bir meydan okuma niteliği taşımaktadır.

Netanyahu’nun Türkiye gibi etkili bir İslam ülkesine doğrudan mesaj göndermesi, bu mücadelenin yalnızca Filistin halkıyla değil, tüm İslam dünyasıyla yürütüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Bu mesaj, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yöneltilmiş stratejik bir uyarı niteliğindedir. Kudüs’ün statüsü üzerinden verilen bu mesaj, Türkiye’nin bölgesel ve dini etkisini hedef almakta; aynı zamanda İslam dünyasının Kudüs konusundaki sessizliğini test etmektedir. Netanyahu, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ettirmek suretiyle, İslam ülkelerinin bu konuda müdahale etme hakkını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Böylece Kudüs’ün ilhakı, uluslararası hukuk nezdinde bir “iç mesele” olarak tanımlanacak ve herhangi bir İslam ülkesinin müdahalesi “yabancı bir devletin iç işlerine karışmak” şeklinde yorumlanacaktır.

ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk döneminde gündeme gelen “Yüzyılın Anlaşması” da bu stratejinin bir parçasıdır. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış ve Amerikan büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşımıştır. Bu adım, Kudüs’ü gelecekteki müzakerelerden tamamen çıkarmayı ve Filistinlilerin Kudüs üzerindeki haklarını yok saymayı amaçlamaktadır. Kudüs kartının düşmesi, İslam dünyası açısından son derece tehlikelidir; çünkü Kudüs, yalnızca Filistin’in değil, tüm Müslümanların kutsal değeridir. Kudüs’ün bu şekilde ilhak edilmesi, İslam dünyasıyla doğrudan bir cephe açmak anlamına gelir.

Kudüs’ün İslam’ın üç kutsal mekânından biri olarak kabul edilmesi, İslam ülkelerine bu konuda sorumluluk yüklemektedir. Pakistan, İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin Kudüs’ü savunması, yalnızca siyasi değil, dini bir görevdir. Kudüs’ün İsrail’e ait bir başkent olarak tanınması durumunda, bu ülkelerin müdahale hakkı uluslararası hukuk nezdinde geçersiz hâle gelebilir. Bu da, Kudüs’ün statüsünün yalnızca Filistin meselesi değil, İslam dünyasının ortak meselesi olduğunu ortaya koyar.

Binyamin Netanyahu’nun mesajı, Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden bütün İslam âlemine verilmiş bir gözdağıdır. Daha önce de İslam ülkelerine karşı saldırılardan çekinmeyen Netanyahu, bugün açıkça Türkiye’yi hedef alarak “Kudüs bizimdir” diyebiliyorsa, bu durum İslam âleminin geneline yöneltilmiş büyük bir savaş ilanı anlamına gelir. Bu meydan okuma, yalnızca siyasi bir tehdit değil; aynı zamanda İslam’ın kutsallarına ve Müslümanların ortak kimliğine karşı açılmış ideolojik bir saldırıdır.

Sonuç olarak, Kudüs’ün İsrail tarafından ilhak edilmesi, İslam dünyasının sessizliğini fırsata çeviren bir stratejidir. Eğer İslam ülkeleri bu durumu kabullenirse, Filistin ile olan bağları zayıflayacak ve müdahale hakları ortadan kalkacaktır. Bu nedenle Kudüs’ün statüsü, yalnızca bir şehir meselesi değil; İslam dünyasının onuru, tarihi ve dini sorumluluğudur. Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelttiği mesaj da bu bağlamda değerlendirilmelidir: Kudüs’ü savunmak, yalnızca Türkiye’nin değil, tüm Müslümanların ortak görevidir.