Nimet size, külfet bize

Bir davanın omuzlarda taşınmasıyla, sırtından geçinilmesi arasında ince ama derin bir fark vardır. Kimi insanlar vardır; inandığı değerleri bir yük gibi değil, bir emanet gibi taşır. Bedel öder, yalnızlaşır, dışlanır ama yine de geri adım atmaz. Çünkü onun için dava; makamdan, imkândan, görünür olmaktan önce gelir. Ve bir de diğerleri vardır…

Onlar için dava, yalnızca fırsattır. Rüzgâr nereden eserse o yöne dönen, bulunduğu ortama göre renk alan, hiçbir risk almayan ama her nimetten payını isteyen bir zihniyet… Külfet başkasına, nimet kendine düsturuyla hareket eden bu tipler, yıllardır aynı hikâyenin farklı yüzleri olarak karşımıza çıkıyor.

AK Parti’nin kuruluşundan bu yana iki farklı tip hep var oldu:

Biri, inandığı değerler uğruna bedel ödeyen, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alan, hiçbir karşılık beklemeden mücadele eden samimi insanlar…

Diğeri ise, bu mücadelenin meyvelerini toplamaya odaklanan, hiçbir bedel ödemeden en ön saflarda görünmeye çalışan, fırsatçı bir kesim…

İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü bu ikinci grup, sadece nimetlerden faydalanmakla kalmadı; aynı zamanda samimi insanların önüne set çekti. Onları görmezden geldi, dışladı, hatta çoğu zaman mağdur etti. Partinin gerçek yükünü çeken insanları geri plana itip, kendi konfor alanlarını genişletmek için her yolu denediler. Sadakati değil, menfaati ölçü aldılar.

Daha da acısı şu:

Bu insanlar, hiçbir zaman risk almadıkları gibi, gemiyi ilk terk edecek olanlar da yine onlar olacak. Bugün burada olan, yarın daha büyük bir çıkar gördüğünde en zıt kutupa geçmekte tereddüt etmeyecek olanlar… Çünkü onların bağlılığı fikre değil, faydayadır.

Gemiyi en son terk edenler değil, ilk kaçanlar olacaklar.

Ama buna rağmen en görünür olanlar yine onlar. Parmak uçlarında yükselip kendilerini vitrine koymayı iyi biliyorlar. Riya ile süslenmiş bir görünürlük, gösterişle beslenen bir varlık… Samimi insanları merdiven yaparak yükselen, ama o merdiveni tekmelemekten de çekinmeyen bir anlayış…

Bu tablo sürdürülebilir değil.

Çünkü her şeyin bir sınırı var. Sabır da dahil.

Samimiyetin sürekli örselendiği, fedakârlığın değersizleştirildiği bir yerde çürüme başlar. Ve bu çürüme en çok da davanın kendisine zarar verir. Çünkü bir hareketi ayakta tutan şey sadece söylem değil, o söylemi taşıyan insanların ahlakıdır.

Bugün gelinen noktada asıl soru şudur:

Nimetle büyüyenler mi kazanacak, yoksa külfeti omuzlayanlar mı?

Tarih bize şunu öğretir:

Bedel ödemeyenler hikâye yazamaz. Sadece yazılan hikâyenin içinde kısa süreli figüran olurlar.

Ve o hikâye bir gün mutlaka, gerçek sahiplerine geri döner.