'O mah\u00eeler ki derya içredür deryayı bilmezler'

0

Güney sınırlarımızda ölüm kol geziyor. Etnik, dini-mezhebi ve ideolojik kökenleri farklılaşsa da yaşam ve ölüm çizgisinin kesiştiği "sınırın sıfır noktasında" var kalmaya çalışmak bu insanların şu an ki kaderi. Kaderi yalın anlamıyla Allah'ın takdiri, karşı konulamayacak bir durum olarak değil coğrafyayı ölüm diyarına çeviren sistemik bir örgütlenişi tespit için söylüyorum. Kırk türlü hesabın iç içe geçtiği, her aktörün doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olduğu bu coğrafyada ölüm bireysel olmaktan çıktı, kitlesel bir hüviyete büründü uzun zamandır. Şehirlere bombalar yağıyor, şehirlere ölüm yağdırılıyor. Günümüzde savaşın ontolojisine ilişkin bir tartışma behemehal bizleri bekliyor. Bu bir.

İkincisi Paris'te yaşanan terör saldırılarından tutun şu an yürütmekte olduğumuz lokal 657 sayılı DMK tartışmasına kadar ortak olan bir yön var. Irak'ta, Suriye'de yaşanan ve coğrafyanın rutinine dönüşen ölümlerde olduğu gibi önceki gün düşürülen Rus savaş uçağı sonrasında cereyan eden tartışmada da açığa çıkıyor bu ortak yön. Lokal, yüzeysel ve devletlerin tutumlarının olabilirliklerine kilitlenmiş bir tartışmadan insanlığın salimen çıkacağı beklentisi var ki evlere şenlik!

Üçüncüsü şanslı isek olası bir "güç dengesi" veya bloklar arası "dehşet dengesi" pamuk ipliğine bağlı sıcak çatışmayı ertelemiş olacak. Aksi taktirde epeydir uzak diyarlara transfer edilen "vesayet savaşları", perde arkasındaki "it dalaşına" dar gelmeye başlayacak. Bunca büyük aktörün sözüm ona perde arkasında devlet-devletçik-devlet altı örgütlenmeler üzerinden sürdürdükleri ikbal-ikmal mücadelesi taşeronların boyunu aşan ve her tarafa sıçrayacak boyuta evrilmek üzere.

Dördüncüsü gözlerimizin önünde gerçekleşen ve yüzbinlerce insana ölümü, milyonlarcasına muhacirliği reva gören sürecin insandan, insanlıktan, ilke ve değerlerden yalıtık bir şekilde devam edebiliyor olması. Veyahut söz konusu değerlerin payanda edildiği, paravan haline getirildiği, kalkan olarak kullanıldığı "ilke katli" halinin içler acısı hali. Her türlü kayıt altına alınmayı reddeden kaba güç halinin insandışılaştırıcı durumu.

Beşincisi küresel aktörlerin, lobilerin, ölüm mekaniğine dönüşmüş devletlerin, çıkar şebekelerinin cirit attığı bu hengamede devlete uyruk olanların, din-inanç-mezhep müntesiplerinin, ideolojik-politik bağımlıların, etnik aidiyetlilerin vs. hepsinin ölümler, kıyımlar ve harap olmuş hayatlar ramına sadakatlerini devam ettiriyor, bağlılıklarını perçinliyor, perçinleyebiliyor olması.

Altıncısı iletişimin-ulaşımın, özgürlük ve adalet çığlıklarının bu kadar yükseldiği, taraftar bulduğu, meşru görüldüğü bir dünyada şahit olduğumuz bunca esaret, haksızlık, yağma ve talan, bunca kıyım ve ölüm büyük bir ahlaki buhrana, derin bir ikiyüzlülüğe, yırtılmışlığa, arada kalmışlığa işaret ediyor ki ahvalimizin Hz. Hüseyin'e ilk darbeyi indiren Küfelilerden beri olmadığını göstermesi.

Yedincisi "et kokarsa tuz var, ya tuz kokarsa!" kabilinden şiddeti, yağmayı, yıkım ve talanı önlemek için devletlendik, sistemler, rejimler inşa ettik, eyvallah! Peki devletler, sistemler, rejimler koktuğunda ne yapacağız? Birinci dünya savaşı bittiğinde bir daha insanlık savaş yaşamayacak zannediliyordu. Ancak kısa bir zaman geçmişti ki birinci dünya savaşına rahmet okutacak ikinci dünya savaşını yaşadık. Devletlerimiz, sistemlerimiz, rejimlerimiz büyük başarı hikayelerinin mümessilleri, insanlık davasının pirüpak temsilcileri olarak arz-ı endam ediyorlar ve milyonlarca insanın yaşamını hiçe sayan bir macerada rol peşindeler. Birey, sivil toplum, akademi vs. uyduruk çelişkiler peşinde, "O mahîler ki derya içredür deryayı bilmezler" misali arızi semptomlarda-yüzeysel çelişkilerde tükenmeye rıza göstermekteler. Birisi "Evren'in dışkı yedirmekle ne iyi ettiğinden" diğeri "kamu yönetimindeki açmazları memurların iş güvencesinin neden olduğundan" bahisle çürüyen sistemi gözden kaçırmakta, içinde yaşadığımız bu cennet dünyanın ne bulunmaz bir nimet olduğu avuntusuyla itaat çeklerini biteviye imzalamamızı öğütlemekte.

Sekizincisi ötekilerin günahlarını sayıp duran velakin kendi yediği naneleri bir türlü görmeyen ilkesizlikle yüzleşme cesaretsizliği. Başkasının değişmesini, dönüşmesini, kendisinin istediği çizgiye ister zor ister rıza ile gelmesini bekleyen narsisizm. Fransa Cumhurbaşkanı: "bu bizim yaşam tarzımıza yapılmış bir saldırıdır asla yılmayacağız, gereken cevabı vereceğiz" diyor. Aferin sana. Bravo. Çok doğru, yaşam tarzına yönelik bir eylem olmasa bile yaşam tarzından kaynaklanan bir olay olduğu kesin. Her tarafta sorun üreten bu tarzını değiştireceğine, sorgulayıp eleştireceğine, nedamet getirip özür dileyeceğine senden beklendiği gibi asla geri adım atmayacağım diyorsun. Aferin ki ne aferin.

Dokuzuncusu Baudrillard modernliğin tüm hümanist erdemlerinin işin içine girdiği incelikli bir yok etme biçiminden bahsederken belirttiği gibi: (yok etme öyle bir yere varır ki) "Bir kültürü kendi gözünde mahkûm ettiği ve gizemini kaldırdığı için yerlilerin fanatizmi dayanılmazdır" artık. Ve yine antipsikiyatrinin oluşumuna önayak olan, hayatın tüketen diyalektiğine çözüm olarak 'hastaların' deliliğiyle sağlıklı bir tepki verdiğini savunan ve yanlış bir değer ve inanca dayalı modern dünyada aklı başında kalmanın ancak bu tür bir olumsuzlamayla mümkün olduğunu belirten sıra dışı Psikiyatr Laing'in yaptığı gibi kendi karnında atom bombası taşıdığını söyleyen genç kadının şizofrenisine odaklandığımız kadar atom bombasını, nükleer silahları üreten ve kullanma durumunda olan kişilerin(devletlerin) sağlık durumlarını sorgulamak, sistemi (ulusal-uluslararası) tartışmak gerekiyor.

İnsanlığı felce uğratan, sadece ölüme hayat hakkı tanıyan bu sistemi, bu sistematiği, bu düzeneği ve zihniyeti görmeyeceğiz ondan sonra teröristten, yan gelip yatan memurlardan bahsedeceğiz. Vah ki ne vah.