Öfke eken felaket biçer

Dün değil, evvelsi gün… (1 Mayıs 2026 İnsan bu cümleyi kurarken bile zorlanıyor) Akrabam olan bir genç, iki kardeşini silahla vurarak öldürdü. Üstelik ortada “cinayet” gibi ağır bir suçu gerektirecek bir husumet yokken. Evet, bir insan neden, nasıl öz kardeşine kıyabilir? Kelimeler kifayetsiz kalıyor; çünkü mesele sadece bir aile trajedisi değil, giderek yaygınlaşan bir ruh hâlinin dışa vurumu.

Üstelik bu, münferit bir vaka da değil. Son haftalarda çevre köylerde yaşanan hadiseler… Biri dört, diğeri üç cana mal olan olaylar… Sebep? Birkaç metre arazi, bir köpeğe atılan taş, küçük bir söz, büyüyen bir öfke… Aynı günlerde Siverek’te, Kahramanmaraş’ta lise çağındaki gençler arasında yaşanan, yürekleri parçalayan hadiseler… Trafikte çalınan bir korna, bir sollama veya park yeri yüzünden işlenen cürümler… Sormak gerekiyor: Ne oluyor bize? Hangi eşiği aştık da böylesine kolay kırılır, böylesine çabuk yıkılır olduk?

Tarihin karanlık sayfalarına baktığımızda, benzer manzaraları “cahiliye” başlığı altında okuruz. Basit sebeplerle yıllarca süren savaşlar, anlamsız kinler, ölçüsüz intikamlar… Bir kıvılcım, bir kavmi tutuşturur; bir söz, nesilleri yakardı. Ta ki Allah Resûlü (sav) gelip insanlığa vahyin nurunu gösterene kadar. O nur, insana canın kıymetini öğretti; bir hayatın, bütün insanlık kadar değerli olduğunu bildirdi.

Allah (cc) şöyle buyurur: “Kim, bir cana kıymayı gerektirecek bir sebep olmaksızın bir insanı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de bir canı kurtarırsa, sanki bütün insanları kurtarmış gibidir.” (Mâide, 5/32) Tüm insanlığı kurtarmak kadar sevap kazanmak varken, neden tüm insanlığı öldürmüş kadar günaha girelim. Akıl alabiliyor mu?

Bu ölçü, sadece bir hukuk kuralı değil; bir medeniyet inşasıdır. Hele ki kıyılan can bir mümine aitse, uyarı daha da ağırdır: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedî kalacağı cehennemdir…” (Nisâ, 4/93) Peki, biz bugün neredeyiz? Bu ilahî ölçüler hayatımızın neresinde duruyor? Yoksa ayeti kerimeler dilimizde dolaşan, fakat kalbimize inmeyen birer slogan hâline mi geldi? Bir reçetedeki ilacı slogan olarak haykırmakla hasta iyi olmaz. Reçetedeki ilacı eczaneden alıp kullanmak gerek. İşte biz de toplum olarak bu cinnet halinden huzur ve selamete kavuşmak istiyorsak, İslam’ın öğretilerini, Kur'an’ı ve Sünneti hayatımızın merkezine almak zorundayız.

Son yıllarda toplumda gözle görülür bir değişim var: Tahammül azalıyor, öfke artıyor. İnsanlar adeta “öfke küpü”ne dönüşmüş durumda. En küçük meseleler büyüyor, en basit tartışmalar geri dönülmez sonuçlar doğuruyor. Bunun arkasında birçok sebep sayılabilir: Sosyal medyanın tahrik edici dili, ekonomik sıkıntılar, aile içi iletişimsizlik, eğitimdeki zaaflar… Fakat asıl mesele, ilahi rahmetten uzaklaşmamız, Allah’a gereği gibi kul, Resûlullah'a (sav) ümmet olmada zayıflama sebebiyle kendi iç dünyamızı yönetemez hale gelmemizdir.

Oysa yukardaki ayetler ve konuyla ilgili efendimizin hadislerini idrak etsek her şey yerli yerine oturacaktır. Bakınız Resûlullah (sav), gücün tanımını kökten değiştirmektedir: “Gerçek babayiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (Buhârî,102; Müslim, 108) Bugün kas gücünü, silah gücünü, hatta sözün sertliğini “güç” zanneden bir anlayışla karşı karşıyayız. Hâlbuki asıl güç, elini değil, dilini değil; nefsini tutabilmektir.

Resûlullah (sav), öfkeyi tarif ederken onu kalpteki bir ateş parçasına benzetir. Gözlerin kızarması, damarların şişmesi… Ve ardından çözümü gösterir: Oturmak, yetmezse uzanmak, yani fiziksel hâli değiştirerek ruh hâlini sakinleştirmek. Bu, basit bir tavsiye değil; insan psikolojisini merkeze alan bir terbiyedir.“Dikkat ediniz! Öfke insanoğlunun kalbindeki bir ateş parçasıdır. Gözlerin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Her kim bunun eserini duyarsa, yere uzansın.” (Tirmizî, Fiten, 26) “Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzere yatıversin” buyrulmaktadır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 3) Binlerce hektar orman yangının başlangıcı bir kıvılcım olduğu gibi, küçük bir öfke de nice felaketlere sebep olabilir.

Kur’ân ise meseleyi daha ileri taşır: “Onlar öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) “Öfkeyi yutmak”… Ne kadar çarpıcı bir ifade. Yani öfke yok olmayacak; insanın fıtratında var. Ama onu dışa kusmak yerine, kontrol altına almak mümkün. İşte medeniyet ile barbarlık arasındaki çizgi tam da burada çiziliyor. İslam insanlığı cahiliye barbarlığından kurtarmıştı. Beşeri sistemler ve ideolojiler ise, yeniden insanlığı barbarlığa sürükledi. Ama ne gariptir ki, barbarlar İslam’ı terör olarak lanse etmeye devam ediyorlar.

Bugün yaşadığımız hadiseler bize acı bir gerçeği hatırlatıyor: Eğer öfke terbiyesini kaybedersek, hukuku da kaybederiz; şefkati, merhameti kaybedersek, insanlığımızı kaybederiz. Ve o zaman modern çağın ortasında, adı konulmamış bir “cahiliye”ye geri dönmüş oluruz.

Çözüm ise uzaklarda değil. Yeniden vahyin terbiyesine dönmekte… Yeniden Resûlullah’ın (sav) ahlâkını hayatın merkezine almakta… Çocuklarımıza sadece bilgi değil, öfke yönetimi, sabır, merhamet öğretmekte… Ailede, okulda, camide aynı dili kurmakta… Çağdaş cahiliyenin izalesi, yeniden peygamberin gelmesi veya sahabenin kabirlerinden dirilip İslam’ı tebliğ etmesiyle olmayacaktır. Onlar görevlerini yaptılar, şimdi sıra bizdedir. Sadece İslam toplumu değil, tüm insanlık İslam’ın şefkat ve merhamet öğretilerini bekliyor.

Ya ümmet olarak sorumluluğumuz farkına varıp gereğini yaparız. Ya da bugün başkasının kapısını çalan felaketler, yarın bizim kapımızı çalacaktır. Komşuda çıkan yangını söndürmek için bir çabamız olmasa, er geç o yangın bizim evimize de sıçrayacaktır. Unutmayalım: “Öfke ekilirse, adalet değil; felaket biçilir.