Üzerinden tam yirmi yıl geçmiş… 2006 yılında başlayan Namaz Platformu seferberliğimiz çeyrek asra yakın bir zaman dilimini geride bırakmış durumda… Onlarca namaz gönüllüsü üstadımızın, hocamızın adanmışlık bilinci ile başlattıkları “Namazı sevdirme seferberliği” hayatımın en anlamlı ve bereketli dönemi dersem umarım abartı yapmamış olurum…
Uzun soluklu bir namaz yolculuğu…
“Allah’a koşun.” (Zariyat, 50) emri ile bitmeyen bir koşuşturma… Kesintisiz bir aksiyon… Belki de mahşer günü Allah’a mazeret olarak arz edebileceğim geçerli bir takdime olur umudu ile…
Yüzlerce anı, binlerce sunum, sayısını bilemediğim kadar buluşma… Namaz mucizesinin manevi ikliminde yirmi yıl dile kolay…
İlk on yıl cami dışındaki insanlarımıza namaz bilincini nasıl sunabiliriz? Konferans, seminer, sohbet, panel, sempozyum, söyleşi, TV, radyo, sanal mecra programları ile dolu dolu geçti…
İkinci on yıl ağırlıklı okul seminerleri… Ortaokul, lise, meslek liseleri, AİHL, özel kolejler, üniversiteler, yurtlar, pansiyonlar, Diyanet Kur’an kursları, Gençlik ve Spor Bakanlığı Gençlik Merkezleri, Diyanet Akademileri, Belediyelerin Gençlik ve Kültür Merkezleri, öğrenci evleri, sanal mecralar… Kısacası nerede gençlik adına kim varsa oralarda var olmaya çalıştık…
Yola çıkınca yolun açık olduğunu gördük…
Hep yolda olmaya çalıştık… Öleceksek de yolda iken ölmeyi yeğledik… Ve bu kutlu yolda Abdulhamit Kahraman, Dursun Ali Taşçı, Abdulmetin Balkanlıoğlu, Ömer Döngeloğlu, Aziz Kutluay vb. hocalarımızı Rabbimize uğurladık… Yüce namaz yürüyüşünün şahitleri olarak onlar önden gittiler… Biz geride kalanlar şahitliğimizi sürdürebilme derdindeyiz…
Bu süreçte en fazla önemsediğim ve öncelediğim okul programları oldu…
Bu kardeşinizin hayatta en büyük özlemlerinden biri öğretmenlikti… Ancak resmi olarak hiç böyle bir görevim olmadı… Fakat belki hiçbir öğretmene nasip olmayan boyutlarda yüzlerce farklı okulda, binlerce öğrenci ile buluşmak, dertleşmek nasip oldu… Sadece şu son on yılda binin üzerinde okul programı yapmayı Rabbim lütfetti…
Fıtratı bozulmamış bu toprakların çocukları ile yüz yüze, göz göze, gönül gönüle halleştik, onların duygu dünyasına, düşünce âlemine nüfuz etmeye çalıştık… Birlikte düşündük, dertlendik, duygulandık, ağladık, güldük… Gördüm ki kaybolan bir nesil yok, ihmale uğramış, kaderine terk edilmiş bir kuşak var…
Kendilerinden sadece akademik başarı istenen, okul başarısı oranında adam yerine konulan gençlerin dünyasında geziniyorum… İktidar, okul, aile, toplum için tek ölçü bu olmuş… Böyle olunca İslami, insani, ahlaki, amali değerler ertelenmiş durumda…
Aidiyet, aksiyon, adanmışlık, aşkınlık ruhundan yoksun bırakılmış yavrularımızın melul bakışları karşısında eziliyorum…
Ortada bir ihmal var… Ruhlarına yatırım yapmadığımız canlarımız bizi bekliyor…
Gördüğüm şu ki gençler bizden bilgi değil, ilgi bekliyor. Oturduğumuz adreslerde, onların bize gelmesini beklememiz beyhude bir bekleyiş… Bizim onlara gitmemiz gerekiyor… Hiçbir peygamber oturduğu yerden insanların kendilerine gelmesini beklemedi…
80’li yıllarda okul çıkışlarında, okul önlerinde nöbet tuttuğumuz günler hep gözümün önüne gelir… Bir öğrenciyi ikna edip kitabevi veya çay ocağımıza götürebildiğimiz an dünyalar bizim olurdu… Demli çaylarla birlikte ruhlarda demlenirdi…
Şimdilerde tüm okulların kapıları bize açık… Nereden nereye diyeceğim ama önce şunu sorasım geliyor: Gerçekten davetçi kadrolarımız şimdi neredeler? Bilinçli öğretmenler ordumuzun öğretmenler odalarında gündemlerini merak ediyorum… Sadece mesleki refleksle mesai tamamlayan hocalarımızı anlamaya çalışıyorum… Yoksa ben mi hariçten gazel okuyorum…
Seminerime katılan öğrencilerin gözlerindeki ışıltıyı, yüreklerindeki kıpırtıyı hissettikçe bu çocukları kim tutuşturacak diye düşünüyorum… Tutuşmayan tutuşturamaz…
Bu çocukların müşfik mürşidlere ihtiyacı var… Sığınacak liman arayışındalar… Sımsıcak yüreklerimizle onları sarıp sarmalamak durumundayız…
Bazen bir okulun önünden geçecek olsam, düşünürüm:
— Yarın hesap günü bu okul benden davacı olur mu?
Demem o ki; rüzgâr bizden yana… Toprak mümbit… Tohum sağlam… İklim müsait… Şimdi davet ve gayret zamanı…
Elini değil, bedenini ve yüreğini taşın altına koyma vakti…