Ölen benim, öldüren ben, el benim değil

Siyonizm’in “böl parçala yönet” sloganı malum. Aslında hilafet ilga edilip çobansız sürüye dönüştürüldüğümüz günden beri bu tuzağa onlarca yıldır düşmeye devam ediyoruz. Düşman bir şekilde bizi birbirimize kırdırıp yeraltı yerüstü kaynaklarımızı talan etmeye devam ediyor. Şairin dediği gibi “Çalışan ben yorulan ben kâr benim değil. Ölen benim öldüren ben el benim değil.”

Tarihin bazı dönemleri vardır ki, yaşanan hadiseler yalnızca siyasi veya askeri gelişmeler değildir; aynı zamanda bir akıl tutulmasının, bir medeniyet kırılmasının göstergesidir. Bugün İslam coğrafyasına bakıldığında görülen manzara da tam olarak budur: Ölen bizim insanımız, öldüren yine bizim insanımız; fakat kazanan biz değiliz. Şu kısa ömrümüzde bunu onlarca defa gördük ve görmeye devam ediyoruz. Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştu: “Mü’min bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz.” (Buhârî, Edeb 83; Müslim Zühd 63. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 29; İbni Mâce, Fiten 13)

Siyonizm’in ve küresel güçlerin yüzyıllardır uyguladığı en etkili strateji “böl, parçala ve yönet” politikasıdır. Bu yöntem yeni değildir; imparatorluklar tarihinden beri bilinen bir taktiktir. Fakat İslam dünyası açısından asıl kırılma noktası, ümmetin siyasi birliğinin sembolü olan hilafetin ilga edildiği dönemdir. Hilafetin ortadan kaldırılmasıyla birlikte İslam dünyası, ortak bir otoriteden ve stratejik birlikten mahrum bırakılmıştır.

Adeta çobansız bir sürüye dönen ümmet coğrafyası, o günden beri sayısız fitnenin hedefi hâline gelmiştir. Savaşların üçü bitmeden beşi birden başka yerlerde başlıyor. Halen islam coğrafyasının yarısından fazlasında fiili savaş hali yaşanıyor. Geri kalanın da hemen tamamı; sosyal, kültürel, iktisadi ve hatta askeri işgal altındadır. Tüm bu yaşananlar; düşmanın güçlü ve bizim zayıf oluşumuzdan değil, düşmanın aramıza saldığı tefrika sebebiyle gücümüzün dağılmasındandır.

Bugün Ortadoğu’dan Afrika’ya, Orta Asya’dan Güney Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşanan çatışmalara bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkar: Müslüman toplumlar çoğu zaman birbirleriyle savaşmakta, fakat bu savaşların ekonomik ve siyasi kazananı çoğunlukla dış güçler olmaktadır. Savaşlar düşmanın geçim kaynağı haline gelmiştir. Bir iki kuş değil, kuş sürüleri vurulmakatadır.

· Savaşlar olmalı ki, emperyalistlerin devasa silah fabrikaları katlanarak büyümeye devam etsin.

· Yaralananlar için ilaç üreten devasa endüstrileri büyümeye devam etsin

· Protez kol, bacak, göz üreten sanayileri coşarak yolna devam etsin.

· Yıkılan şehir ve ülkelerin yeniden imarı için inşaat malzemeleri üretimleri de katlanarak büyüsün.

· Topraklarımızda petrol çıkarılır; ama refahı başkaları yaşar.

· Yeraltı kaynaklarımız talan edilir; fakat fakirliği yine biz çekeriz.

· Savaş bizim şehirlerimizde olur; fakat silah sanayisi başka ülkelerde büyür.

· Ve daha nice; bizim için götürü, onlar için getiriler…

Dahası, kardeşin kardeşe düşman edildiği bu tabloda gerçek düşman çoğu zaman görünmez hâle getirilir. Mezhep, etnik kimlik, sınır ve ideoloji gibi başlıklar üzerinden toplumlar birbirine kışkırtılır. Böylece ümmet enerjisini kalkınmaya, ilme ve medeniyet üretmeye değil; iç mücadelelere harcar.

Oysa tarih bize şunu açıkça göstermiştir: Müslümanlar birlik olduklarında sadece kendileri için değil, insanlık için de adalet üretmişlerdir. Parçalandıklarında ise hem kendileri zayıflamış hem de coğrafyaları sömürünün hedefi hâline gelmiştir. Bugün yaşanan trajedinin özeti aslında tek bir cümlede saklıdır:

Ölen benim, öldüren ben; fakat kazanan ben değilim.

Bu gerçeği görmek, suçlu aramak için değil; ibret almak için gereklidir. Çünkü bir toplum kendi hatalarını fark etmeden kaderini değiştiremez. İslam dünyasının bugün en büyük ihtiyacı, yeni düşmanlar üretmek değil; aklını, basiretini ve birlik şuurunu yeniden kazanmaktır. Zira bir ümmet kendi kardeşine doğrulttuğu silahı indirmedikçe, başkalarının onun üzerine kurduğu oyunlar da bitmeyecektir.

Şairin sözleri bu yüzden hâlâ içimizi sızlatıyor:

“Çalışan ben, yorulan ben; kâr benim değil.

Ölen benim, öldüren ben; el benim değil.”