“Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!”
(Nisâ, 4/78)
İnsan, hayatı boyunca ölümden kaçtığını zanneder. Güçlendikçe güvende olduğunu, zenginleştikçe dokunulmaz hâle geldiğini, makam ve mevki edindikçe ecelden uzaklaştığını düşünür. Oysa Kur’an, bu ayetle insanın bütün savunma hatlarını tek cümlede yerle bir eder: Ölüm, mekân tanımaz. Duvarlardan, kapılardan, kalelerden etkilenmez. Çünkü ölüm bir misafir değil, ilahî bir hükmün tecellisidir.
Bugünün dünyasında “sarp ve sağlam kaleler”, artık taş ve topraktan değil; beton binalardan, güvenlik sistemlerinden, bankalardaki rakamlardan ve sosyal statülerden inşa ediliyor. İnsan kendini ne kadar tahkim ederse etsin, aslında sadece ölümü ertelediğini sanıyor. Hâlbuki Allah Teâlâ açıkça bildirir:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185)
Bu hüküm, genç–yaşlı, güçlü–zayıf, zengin–fakir ayrımı yapmaz. Ölüm, istisnası olmayan tek kanundur.
Ölümün kaçınılmazlığı, insanın kurduğu sahte düzenleri de ifşa eder. Çünkü ölüm; haksız kazancı anlamsızlaştırır, zulmü çıplak bırakır, kibri yerle bir eder. Bu yüzden insan, ölümden değil; ölümün getireceği hesaptan kaçmaya çalışır. Kur’an, pişmanlığın kaçınılmaz anını şöyle tasvir eder:
“Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, ‘Rabbim! Beni geri döndür’ der.” (Mü’minûn, 23/99)
Ama bu feryat, vakti geçmiş bir istektir. Dünya, imtihan için vardır; telafi için değil.
Allah Resûlü (s.a.v.) bu gerçeği ümmetine sürekli hatırlatmıştır:
“Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın.” (Tirmizî)
Çünkü ölümü hatırlayan insan, hayatı ciddiye alır. Sözünü ölçer, adımını tartar, hesabını düşünür. Ölümü unutan ise dünyayı ebedî zanneder; zulmü normalleştirir, hırsı meşrulaştırır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gerçek aklı şöyle tarif eder:
“Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir.” (İbn Mâce)
Demek ki akıl, sadece bu dünyada kazanmaya değil; ahirette kurtulmaya odaklanmaktır. Asıl basiret, kalelerin ardına saklanmak değil; hesaba hazır olmaktır.
Sonuç olarak ölüm, bir ihtimal değil; kesin bir randevudur. Zamanı gizlidir ama gelişi kesindir. Ne servet erteler ne makam durdurur. O hâlde yapılması gereken bellidir: Kalelerimizi taşla değil takvayla, güvenliğimizi kilitle değil imanla, geleceğimizi birikimle değil salih amelle inşa etmek.
Çünkü ölüm herkesi bulur. Mühim olan, ölümün bizi hangi hâlde bulacağıdır.