İnsan, doğduğu dünyayı olduğu gibi kabul eden bir varlık değildir. O, yaşadığı dünyayı anlamlandıran, yeniden kuran ve yeniden yorumlayan bir varlıktır. İnsanlığın en büyük başarısı yalnızca şehirler, devletler, bilim veya teknoloji değildir; asıl büyük başarısı, anlam üretme yeteneğidir. Mitoloji, şiir, destan, edebiyat, psikoloji, felsefe ve teoloji, bu anlam üretme serüveninin farklı dilleridir. Bunların her biri insanın kendisini, doğayı, ölümü, aşkı, korkuyu, zamanı ve sonsuzluğu anlama çabasının ürünüdür.
Oluş felsefesi, bu alanların hiçbirini mutlaklaştırmaz; hiçbirini değersizleştirmez. Çünkü insan, tek bir dilin içinde yaşamaz. İnsan sembollerle düşünür, hikâyelerle hatırlar, şiirle hisseder, felsefeyle sorgular, psikolojiyle iç dünyasını keşfeder ve teolojiyle aşkınlık üzerine düşünür. Bunların her biri insan ruhuna açılmış bir penceredir. İnsanlığın zenginliği, bu pencerelerin çokluğundadır.
Asıl sorun, bu pencerelerin kapanmasıdır.Dogmatizm, hangi alanda ortaya çıkarsa çıksın, düşüncenin hareketini durdurur. Dinî dogmatizm kadar ideolojik dogmatizm, milliyetçi dogmatizm, bilimsel mutlakçılık ya da kültürel üstünlük iddiası da insanın oluşunu sınırlar. Kapalı zihin, yalnızca kendi penceresini gerçek sayar; diğer bütün pencereleri kapatmak ister. Böylece insan, hakikatin zenginliğini değil, kendi kesinliklerinin dar koridorunu yaşamaya başlar.Oluş felsefesi ise tam tersine, bütün pencereleri açmayı önerir. Çünkü hakikat, tek bir sesin değil; insanlığın çok sesli tecrübesinin içinde görünür hâle gelir.
Mitoloji, insanlığın ilk büyük hayal gücü evrenidir. İnsan, yıldırımı tanrılarla, denizi kahramanlarla, ölümü yeraltı dünyalarıyla, aşkı ilahlarla anlattı. Bu anlatılar, yalnızca doğayı açıklama girişimleri değil, insanın kendi ruhunu anlamaya yönelik ilk büyük sembolik keşiflerdi. Her mit, insanın korkularını, umutlarını, arzularını ve varoluşsal kaygılarını görünür kılan şiirsel bir aynadır.Bu nedenle mitoloji, geçmişte kalmış masallar değildir; insan bilincinin ilk yaratıcı laboratuvarıdır.
Edebiyat bu yolculuğun modern biçimidir. Mitlerin şiirsel enerjisi, romanlarda, tiyatrolarda ve şiirlerde yeniden hayat bulur. Büyük edebiyat, tek bir cevabı öğretmez; insana yeni sorular kazandırır. Her büyük roman, insanın kendisini yeniden okumasıdır. Her büyük şiir, dünyanın yeniden adlandırılmasıdır.
Psikoloji ise insanın iç mitolojisini keşfeder. Bilinçdışı, düşler, travmalar, arzular ve semboller, modern insanın görünmeyen destanlarıdır. Her insan kendi içindeki labirentte dolaşan bir Odysseus'tur. Kendini tanımak, yeni bir kıta keşfetmek kadar zordur. Bu nedenle psikoloji, oluş felsefesi için yalnızca bir bilim değil; insanın iç yolculuğunun haritasıdır.
Teoloji de bu büyük insanlık hikâyesinin dışında değildir. Oluş felsefesi açısından teoloji, insanın kendi içindeki aşkınlık arayışını sistemleştirme girişimidir. Mitoloji semboller ve anlatılarla konuşurken, teoloji bu sembolleri kavramlara, öğretilere ve doktrinlere dönüştürür. Bu anlamda teoloji, mitolojik hayal gücünün kavramsal ve tarihsel biçimde örgütlenmiş yorumlarından biridir. Onun değeri, değişmez doğrular ilan etmesinde değil; insanın anlam arayışını yüzyıllar boyunca nasıl ifade ettiğini göstermesindedir.
Sorun, teolojinin varlığı değildir. Sorun, herhangi bir yorumun kendisini mutlaklaştırmasıdır. Semboller değişmez gerçekler, yorumlar tartışılmaz hükümler, tarihsel anlatılar evrensel ve sorgulanamaz hakikatler olarak sunulduğunda, teoloji eleştirel ufkunu kaybeder ve dogmatizme dönüşür. İnsanın ürettiği hiçbir yorum ve eser, insanın kendisinden daha büyük değildir. Eserlerin ve yorumların değeri, insan için insan tecrübesini anlatmak amacıyla insan tarafından üretilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. İnsana rağmen insan üstü üretildiği iddia edilen eserler ve yorumlar, insani, değerli ve önemli değildirler. Her eser ve yorum tarihseldir; her gelenek yeniden okunabilir; her düşünce eleştirilebilir.
Bu nedenle oluş felsefesi, mitolojiyi de teolojiyi de reddetmez; onları insanlığın sembolik hafızası olarak yeniden okur. Mitler ve teolojiler, gökten inmiş donmuş gerçeklikler olarak değil, insanın korkularını, umutlarını, adalet arayışını, ölüm karşısındaki kaygısını ve sonsuzluk özlemini dile getiren kültürel yaratımlar olarak değerlendirildiğinde, özgür düşüncenin önünde engel olmaktan çıkar; insanı anlamaya yarayan metinlere dönüşür.
Kapalı zihin, bütün bu metinleri tek bir anlama indirger. Açık zihin ise her metni yeni bir başlangıç olarak okur. Kapalı zihin cevaplara tapar; açık zihin sorularla yaşar. Kapalı zihin kesinlik arar; açık zihin anlamın çoğulluğunu kabul eder. Kapalı zihin korkudan beslenir; açık zihin meraktan beslenir. İnsanlık tarihindeki büyük sıçramalar, korkunun değil merakın eseridir.
İnsan, tek bir kültürün, tek bir dogmanın, tek bir mitolojinin, tek bir ideolojinin veya tek bir felsefenin içine sığmayacak kadar zengin bir varlıktır. Onun gerçek evi, sürekli genişleyen anlam ufkudur. Bu nedenle mitoloji, edebiyat, şiir, psikoloji, felsefe ve teoloji birbirine rakip değil; insanlığın ortak hafızasının farklı lehçeleridir.
Odysseus'un İthaka'ya dönüşü, aslında insanın kendisine dönüşüdür. Fakat insan, eve başladığı kişi olarak dönmez. Yolculuk onu değiştirir. Gerçek bilgelik de budur: Dünyayı dolaşırken yalnızca yeni coğrafyalar değil, yeni bilinçler keşfetmek. Kendini yeniden kurmak. Her yolculuktan daha özgür, daha mütevazı ve daha insani dönmek.
Oluş felsefesinin çağrısı budur: Bütün pencereleri açmak. Mitolojinin hayal gücünü, edebiyatın empatisini, şiirin sezgisini, psikolojinin derinliğini, felsefenin eleştirel aklını ve teolojinin anlam arayışını, hiçbirini mutlaklaştırmadan, hiçbirini putlaştırmadan, insanın ortak oluş serüveninin yaratıcı unsurları olarak birlikte okuyabilmek.İnsan tamamlanmış değildir. İnsan, sürekli oluş hâlindedir. Ve oluşun en büyük düşmanı cehalet değil; kendisini son söz sanan kapalı zihindir.