Ömrümün varı

Gün kısalıyor. Yapraklar sararıyor. Yüzümüzde solgun hüzünler. Bavullara sığmayan yol hikâyeleri başlı kalıyor. Hafıza dolu, ekranda uyarı. Ağırlaşan sayfaları çeviremeyen mecalsiz bünye. Ve cevapsız çağrıların silinen kaydı.

Düşmüyor hiçbir arama. Meşgul. Hayata kapalı yüz. Tıkanmış yolların ağırlığı. Seyretmiyor.

Bir bir çekiliyor kenara kim varsa. Gözbebeğinden vurulan bir kuşun çırpına çırpına düşüşü… Sahi, canı tenden ayıran bu ayrılığın hükmünü onaylayan makama yapılan itirazı kim kabul eder? Hedefine can koyup, tüm ışıkları söndüre söndüre avını tuzağa çekenlerin iştahını kim durdurur?

Şimdi alışveriş merkezlerine akın var. İçinden çıkılmıyor hiçbir hesabın. Hesap makinesine dönen kalplerde ritim bozukluğu…Bozulan diyetler, can sıkıyor terazilerin ekranı. Yeni alınan dertler. Harcanan sevgilerin yerine konan güvensizlik hissi. Sofradan eksiliyor tat. Ömür, parçalanıyor boy aynasında. Kanıyor çiçek.

Dipten gelen deprem sesi. Kırılan gönüllerin parçası nereye düşer? Bir avuç gönül kırığı…

Ayrılık çeşmesinde hüsnünden hüzün akan… Sabır… Bilinmez yazgının karanlığı ak göğsünde parçalanacak. Ağaracak gün. Toprak suya, hasret tene kanacak.

Bir ömre hüsn-i matla’ olan sözler kesilmişse nefes durmaz mı? Acılar denizi içten içte kalbe vurmaz mı? Bilense de kör bıçak, kavuşmaz bir can bir cana. Ömür, elde kalır, mahcup dönülür akşama.

Bulutlar yorgun. Duası olmadığı hâlde dahası geliyor yağmurun. Günahsız bir ağızdan çıkacak söze muhtaç değil mi dünya? Dönüyor ömür çarkı, döndürüyor başları. Notalar karışıyor. Ahenk bozuluyor. O yakıcı sual beyni zonklatıyor: Bu ömür nasıl geçecek?

Var olmaktır ömür, yaşamak özgürce ve doyasıya. Kaderi, keder olan ömür evinin çatlayan temeli nasıl onarılır? Hangi formül, hangi teknik, hangi mühendis yeniden ayağa kaldırır bu evi?

Kirli aynalara düşmeyen sûretin günahı var mıdır? Ol sûretten mahrum olanın ömrü neye yarar ki? Ol sûret, güneşle uyanırsa güneş onu kıskanmaz mı? Gerçi aldanmamak lazım görünüşe. Çünkü şöyle demişti Niyâzî-i Mısrî: “Zâhidâ sûret gözetme içeri gel câna bak/Vechi üzre gör ne yazmış defter-i rahmâna bak”

Nasıl geçer bu ömür? Sessizlik en acı sözlerle dolan namlu. Kalbi parçalayıp çıksa belki geçer yaralar. Saplanıp kalır, kalır ve pas tutar kalp. Mahrum bir kalbe iyi gelecek sözler, gerili yayda bekleyen ucu paslı ok misali. Dünya huzur arayışının durağı, kalbe mezar…

Ömür defterlerinin sayfalarını geriye çevirmek mümkün olsa. En saf hâliyle bir tevafuk olur mu? Yoksa tekrarı mı olur ömrün? Yok yok, mümkün değil. Bulduğuna razı olup onu güzelleştirmek ve kabullenmek.

Güzellenmek… Evet, şu zemini yaşanılır şekle getirmek için seçilecek yol. “Öpülüp sevilen yâr güzellenir” diyordu Karacaoğlan.

Geçmiş baharlara ağıt yakılsa da yaşanılacak ömrü güzelleştirmek mümkün. Şeyhülislam Yahyâ şöyle diyordu: “Hayât-ı tâze buldu yine âlem nev-bahar oldu/ Güzellendi çemen bir lâle-hadd ü gül-i zâr oldu” Şairin dile getirdiği ilkbahar ile dünyanın taze bir hayata kavuşmasını, lale yanaklı ve gül yüzlü bir hâle bürünen çayır çimenin güzelliğini görmek gerek. Bu ömrü güzelleştiren de bir güzelin baharı andıran yüzü değil midir?

Yaşamak, ömrümün varı içindir, diyenlerle güzeldir. “Hayatım” denilen kıymete adanmışsa ömür hep bahardır, hep tazedir. Yoksa sensiz dünyayı neyleyim diyordu Bakî: “Hep seninçündür benim dünyâ cefâsın çektiğim/ Yoksa ömrüm varı sensiz neyleyim dünyâyı ben”