Ömür sermayesi

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının üzerinden yedi sene kadar bir süre geçtikten sonra talebeleri Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine bu konuyla ilgili neden pek bir şey söylemediğini sorduğunda dilimize pelesenk, kulağımıza küpe olacak şu sözü söylemiştir:

“Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.”

Bu söz, yalnızca bir cümleden ibaret değildir; insanın içinde bulunduğu duruma tutulan aynadır. O aynaya bakmaya cesaret edebilenler, yüzlerinde zamanın izini değil, pişmanlıkların gölgesini görürler.

Ben de bu sözü ilk duyduğumda hayatımı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirerek kendimi yoklamaya çalıştım. Son yirmi dört saatimin ne kadarını gerekli, ne kadarını gereksiz işlerle harcadığımı düşündüm. Cevap kendim için pek de iç açıcı değildi. Çünkü insan, kendini en iyi tanımasına rağmen en çok kendine karşı dürüst olmakta zorlanır.

Kısa olan ömrümüzü nelerle doldurduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor sanırım. Sabah ekmek kaygısıyla uyanıp yola revan olduktan sonra bitmez tükenmez sandığımız trafik çilesiyle cebelleşmek, ardından iş yerinde geçen saatler, dönüş yolu, ev telaşı, vadesi gelen borçlar, bitmek tükenmek bilmeyen istekler… Günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda, elimizde kalan nedir? Biriktirdiğimiz nedir? Çoğumuzun cevabı sanırım aynı: Stres.

Uyku stresi, trafik stresi, iş stresi, gelecek stresi… İnsan, kendi kurduğu çarkın dişlilerinde ezilmiş durumda. Oysa hayat, ezilmek için değil, anlam bulmak ve yaşamak için verilmişti.

Bunca stresin ortasında durup kendimize sormamız gereken o temel soruyu genellikle erteliyoruz: “Ben neyi önemsiyorum?”

Ana önceliğimiz olması gereken insan olma ve insan kalabilme meselesinde, niyetlerimizle eylemlerimiz arasındaki uçurum büyüdükçe büyüyor. Söylediklerimiz başka, yaptıklarımız başka… İnandığımızı iddia ettiğimiz değerlerle yaşadığımız hayat arasında derin bir mesafe var.

Yaratılış gayesi kulluk olan bizler, ömür sınırlı olduğu halde onu sınırsız zannederek yaşıyoruz. Bu yanılgı, kalbimizde düğümler oluşturuyor. Fakat o düğümleri çözmeye değil, üzerini örtmeye çalışıyoruz. Böyle yaptıkça özümüzden uzaklaşıyor, manasız işlerin peşinde iz sürüp ömrümüzü tüketiyoruz.

Kendinden başka herkes olmaya çalışan bir çağın içinde yaşıyoruz. Dünya, kendinden başka herkes olmaya yeminli, kendinden başka herkes olmaya gayretli lakin bir türlü “kendi” olamamışlar ülkesidir. Herkes bir başkasının hayatına özeniyor, bir başkasının kimliğini taşımaya çalışıyor. Ama kimse kendi olmaya cesaret edemiyor. Oysa insanın en büyük kaybı, kendini kaybetmesidir.

Kendi kalabilmek… İşte meselenin özü burada gizli. İnsan, kendine dönebildiği ölçüde Rabbine yaklaşır. Kendi hakikatini bulan, hayatın anlamını da bulur. Lüzumlu işler dediğimiz şey, aslında bu yolculuğun ilk adımıdır.

Kaybetmekten korkuyoruz; ama neyi kaybettiğimizi bilmiyoruz. Kazanmayı istiyoruz; ama neyi kazanmamız gerektiğini unutmuşuz. Bu bilinç kaybı, bizi stresin, kaygının ve nihayetinde içsel boşluğun içine sürüklüyor.

Kendimizi bulamadığımız gibi başkalarını da yargılamaktan geri durmuyoruz. Bütün bu karmaşanın içinde başkalarının günahlarıyla kendimize teselli buluyoruz. Ancak şunu unutuyoruz: Hepimiz günahkârız… Sadece günahlarımızın rengi farklı.

Kimi kibirle, kimi ihmalle, kimi gafletle, kimi hırsla… Ama neticede aynı kapıya çıkan farklı yolların yolcularıyız.

İşte bu yüzden, bu kadar koşuşturmanın, bu kadar telaşın, bu kadar yorgunluğun ardından insanın söyleyebileceği en sahici söz şudur:

“Allah’ım, affet! Ömür sermayemizi tükettik.”