Organize kötülük

Gündelik hayatın koşturmacası içinde kötülüğü genellikle münferit olaylarda ararız. Trafikte aniden parlayan bir öfke, bencilce atılmış bir adım ya da bizzat maruz kaldığımız haksızlıklar... Bunları anlık ya da kişiye özel kusurlar olarak kodlamak vicdanımızı rahatlatır. Belki de tekil kötülükle savaşmanın, onunla yüzleşmenin nispeten kolay olduğunu düşündüğümüzdendir.

Peki ya kötülük, tek bir elden çıkmıyor, aksine görünmez iplerle birbirine bağlanmış sistemli bir çark gibi dönüyorsa? İşte o zaman karşımıza o ürkütücü kavram çıkıyor: Organize Kötülük.

Çarkın Görünmez Dişlileri

Organize kötülük, sadece karanlık odalarda planlanan büyük komplolardan ibaret değildir. Modern dünyada bu kavram; kurumsallaşmış bencilliğin, kolektif duyarsızlığın ve en önemlisi sorumluluğun dağılması ilkesinin bir sonucudur. Bir kötülük organize hale geldiğinde, o kötülüğü oluşturan her bir parça kendi sorumluluğunu unutur. Bir yalanı bile isteye yayan kitleler, "Ben sadece işimi yapıyorum" diyerek adaletsizliğe göz yuman bürokratlar, çıkarı zedelenmesin diye haksızlık karşısında sessizliği seçen konfor düşkünleri...

Bu yapıda hiç kimse tek başına “suçlu” değildir ama herkes o çarkın dönmesini sağlayan hayati bir dişlidir. Kötülük kolektifleştikçe, bireysel suçluluk duygusu buharlaşır. Hannah Arendt’in meşhur "kötülüğün sıradanlığı" dediği şey, tam da bu organize ve sisteme yedirilmiş duyarsızlıktır.

Organize kötülüğü bazen Hitler Almanya’sındaki gibi devlet organizasyonunda görürüz, bazen bir şirket yönetiminde, bazen de bir işyerindeki 3-5 küçük çıkarları ve hırları olan kişilerin yüzlerinde görürüz.

Dijital Yankı Odaları ve Yeni Nesil Linç

Bugün organize kötülüğün en net, en çıplak görüldüğü yer hiç şüphesiz dijital dünya ve sosyal medya mecralarıdır. Algoritmaların öfkeyi, kutuplaşmayı ve nefreti beslediği bu yeni düzende, kötülük saniyeler içinde organize olabilmektedir.

Klavyelerin arkasına saklanmış binlerce insan, tek bir hedef tahtasına aynı anda ok fırlatırken kendilerini birer adalet savaşçısı gibi görebiliyor. Oysa yapılan şey; kitle psikolojisinin arkasına sığınarak bir insanı, bir fikri ya da bir topluluğu yok etmeye odaklanmış organize bir linç kültürüdür. Ortak bir nefrette buluşmanın getirdiği o sahte aidiyet duygusu, bireyin ahlâki pusulasını tamamen devre dışı bırakmaktadır. Aynadaki yansımamıza baktığımızda gördüğümüz, hayata hangi perspektiften bakarsa baksın o "uygar" ya da “dindar” insan, ekranın arkasına geçtiğinde kolektif bir canavarın parçasına dönüşebilmektedir.

Çıkış Yolu: Organize İyilik

Organize kötülüğün panzehri, köşesine çekilip "Ben kendi halimde iyi biriyim" demek değildir. Çünkü kötülük bu denli sistemli, bu denli ağ yapısıyla hareket ederken, bireysel ve dağınık kalmış iyilik sadece bir temenniden ibaret kalır. Kötülük organize olabiliyorsa, adaleti, vicdanı ve empatiyi de organize etmek zorundayız. Birbirimizin sesine ses olmak, haksızlık karşısında "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kolaycılığına kaçmamak ve her şeyden önce o devasa çarkın dönmesine hizmet edecek en ufak bir "isteyerek kör olma" haline teslim olmamak gerekir.

Unutmayalım; organize kötülük gücünü kendi dehasından değil, iyilerin ve sessiz kalanların dağınıklığından alır. Çarkı kırmanın ilk adımı, o çarkın neresinde durduğumuzu dürüstçe sorgulamaktır.