Orta Doğu masada mı, menüde mi?

Uluslararası ilişkilerde eski bir söz vardır: "Masada değilsen, büyük ihtimalle menüdesindir." Bugün bu söz belki de en çok Orta Doğu'yu anlatıyor.

Gazze'de yıllarca süren savaş, İran ile İsrail/ABD arasındaki kısa sürmesi planlanan ama neredeyse altı ayı bulan savaş, Suriye'de değişen dengeler, Lübnan’ın bazı bölgelerinin işgali, Hürmüz ve ardından Kızıldeniz'de ticaret yollarına yönelik saldırılar ve büyük güçlerin bölgede yeniden mevzilenmesi... Bunların her biri tek başına önemli gelişmeler. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken, bu olayların birbirinden bağımsız değil; aynı satranç tahtasının hamleleri olmasıdır.

Olaylara büyük pencereden baktığımızda Orta Doğunun yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı görülecektir. Enerji hatları, su kaynakları, kritik mineraller, deniz ticaret yolları da jeopolitiğin yeni cephesi hâline geldi. Bugün ticaret yollarının yeniden çizilmesi ve alternatif yollar bulunma çabası gündeme geldi.

Amerika Birleşik Devletleri görünürde bölgedeki yükünü azaltmak isterken aslında etkisini korumaya çalışıyor. Çin, ekonomik yatırımlarla sessiz ama kalıcı bir nüfuz inşa ediyor. Rusya, yaptırımların baskısı altında bile askerî ve diplomatik varlığını sürdürmeye çalışıyor. Avrupa ise güvenlik kaygıları ile enerji ihtiyacı arasında sıkışmış durumda.

Peki, Orta Doğu ülkeleri?

Onlar da artık yalnızca krizlerin aktörü değil; aynı zamanda yeni ittifakların mimarı olmaya çalışıyor. Körfez ülkeleri ekonomilerini petrolden bağımsızlaştırma yarışında. Türkiye, bir yandan NATO üyesi olmanın sorumluluklarını taşırken diğer yandan Rusya, Türk dünyası ve Orta Doğu arasında denge siyaseti yürütüyor. İran ise vekil güçler üzerinden oluşturduğu etki alanını korumaya çalışıyor.

Fakat bütün bu tablo içinde en büyük eksiklik, uzun vadeli vizyonların kısa vadeli hesaplara kurban edilmesidir.

Bugün bölgede birçok lider günü kurtarmaya odaklanıyor. Oysa tarih bize gösteriyor ki, devletler savaşları kaybettikleri için değil; geleceği okuyamadıkları için gerilerler.

Dijital çağın yükselişiyle birlikte "jeopolitik" kelimesi de anlam değiştiriyor. Artık petrol kadar veri, boğazlar kadar fiber optik kablolar, askerî üsler kadar uydu ağları önem taşıyor. Önümüzdeki on yılın rekabeti belki de petrol kuyularında değil, yapay zekâ laboratuvarlarında kazanılacak.

Orta Doğu ülkelerinin bu denklemde nasıl bir rol oynayacağı ise kritik bir soru olarak önümüzde duruyor. Coğrafya hâlâ kader olabilir; fakat doğru strateji, bu kaderi avantaja dönüştürebilir. Bunun yolu yalnızca güçlü bir ordudan değil; güçlü bir ekonomi, nitelikli eğitim, teknoloji üretimi ve öngörü sahibi dış politikadan geçiyor.

Bugün gelinen noktada buna karar verecek yine Orta Doğu ülkelerinin elinde. ABD’nin artık tek güç olmadığını İran Savaşında gören liderler alternatif arayışına girmiş durumdalar. İsrail’in ise hiçbir şekilde tatmin olmayacağı ve sınırlarını her zaman büyütme girişiminde olduğu zaten biliniyor.

İşte bu gelişmelerin yaşandığı bölgede Orta Doğu ülkeleri masanın bir aktörü mü yoksa masanın menüsü mü olacaklarına karar verecekler.

Çünkü Orta Doğu'nun geleceği artık sadece bölge ülkelerini ilgilendirmiyor. Burada atılan her adım, Londra'daki enerji fiyatını, Pekin'deki üretim bandını, Berlin'deki sanayiyi ve İstanbul'daki vatandaşın cebini doğrudan etkiliyor.

Dünya yeni bir harita çiziyor. O haritada sınırlar cetvelle değil, güç dengeleriyle belirleniyor. Asıl soru ise şu:

Biz o haritayı çizenler arasında mı olacağız, yoksa başkalarının çizdiği haritaya bakmakla mı yetineceğiz?