Oruç durmaktır

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim.” (Mü’min Suresi, 60. Ayet)

Oruç, duadır, istemektir. İnsan, kabul edileceğini bildiği şeyleri daha bir samimiyetle ister. Oruç ile korunmak ister, beri olmak ister, durmak ister Müslüman.

Oruç, sadece fakirin, yoksulun halinden anlamak için imsaktan iftara kadar aç kalmak değildir. Sadece mideyi aç bırakmak değildir. Kalbi de zihni de gözü de aç bırakmaktır, yanlıştan, kusurdan, sorundan sakınmaktır. Bir bakıma nefsi durdurmaktır.

Bugün çoğu zaman oruçtan bahsederken meseleyi yalnızca açlık üzerinden okumaya meyilliyiz. “Aç kalalım ki fakirin hâlini anlayalım” deriz. Elbette açlık, insanın iç dünyasında bir merhamet kapısı aralayabilir. Gün boyu susuz kalan bir insan, suyun kıymetini daha iyi fark eder. Bir lokma ekmeğin değerini daha derinden hisseder. Lakin oruç ibadeti, yalnızca bu kadar dar bir anlamın içine sığdırılamayacak kadar derin bir hakikate sahiptir.

Oruç, bedenen yapılan bir ibadet olmakla birlikte fiziken de bir durma hâlidir. Hayatı ağır çekim yaşama zamanıdır. Kamera dilinde ağır çekim (slow motion) yaşamaktır. Yani gerçek zamanlı hareketlerin, çekim hızından daha düşük bir hızda oynatılarak zamansal olarak uzatılması tekniğinin hayata uyarlanmasıdır. Daha duru ve dingin bir hal üzere olmaktır.

İnsanın kendisini frenleyebilmesidir. İçinde sürekli isteyen, sürekli arzulayan, sürekli talep eden nefsine karşı “durduğun yeri bileceksin” diyebilmektir. İnsan, hayatın akışı içerisinde çoğu zaman durmayı bilmez yahut unutur. Sürekli ister, sürekli tüketir, sürekli daha fazlasını arar. Sofralar büyür, imkânlar genişler, seçenekler çoğalır; fakat insanın içindeki açlık dinmez. Asıl mesele mide değildir; nefistir.

Oruç, işte tam da burada devreye girer. Gün doğumundan gün batımına kadar yalnızca yemekten ve içmekten uzak durmak değildir oruç. Aynı zamanda dilin taşkınlığından, gözün hoyratlığından, kalbin katılığından da uzak durmaktır.

Dilini tutmak, öfkeyi yutmak, kırıcı bir söz söylememek, gönül yıkmamaktır. Oruç aynı zamanda gönül tutmaktır. Başkasına zarar verecek bir davranıştan sakınmaktır. Yani insanın yalnızca midesini değil; sözünü, bakışını ve niyetini de disipline etmesidir. Sadece mideyi hafifletmek değil, dünya yükünü de üzerinden almaktır.

Oruç, insanın kendi iç dünyasına dönmesidir aslında. Günlük hayatın gürültüsü içinde fark etmediği o iç sesi yeniden duymasıdır. Hani pandemi döneminde sokağa çıkmanın yasak olduğu zamanlarda doğanın kendini yenilemesine şahit olmuştuk ya, işte on bir ayın sultanı Ramazan da bizim için pandemi dönemindeki durma zamanı gibidir. Sürekli tüketmeye alışmış bir çağın insanı için oruç, aynı zamanda bir yavaşlama (slow motion) ve sadeleşme davetidir.

Bir an için durmak… Bir an için kendine bakmak, içine bakarak kendini bulmak… Bir an için “Ben neyin peşindeyim?” diye sormak…

İnsan bazen sahip olduklarının çokluğuyla değil, arzularının fazlalığıyla, koşturmakla yorulur. Sahip oldukça rahatlamaz; aksine daha fazlasını istemeye başlar. İşte oruç, bu bitmeyen isteme hâlinin karşısına dikilen bir duruştur.

İnsan gün boyu aç kaldığında yalnızca bedenini değil, ruhunu da terbiye eder. Açlık sabrı, susuzluk tahammülü öğretir. Beklemek ise insanın iç dünyasını olgunlaştırır. Bu yüzden oruç bir mahrum kalmak değil, bir eğitimdir. Bir irade terbiyesidir.

Belki de bu yüzden Ramazan geldiğinde insan yalnızca sofralarını değil, kalbini de toparlama ihtiyacı hisseder. Kırgınlıklar biraz daha yumuşar, merhamet biraz daha çoğalır, kalpler biraz daha birbirine yaklaşır. Çünkü oruç, insanın yalnızca bedenini değil, ruhunu da eğiten bir ibadettir.

Ve nihayetinde insan şunu fark eder: Bazen insanın en büyük ihtiyacı ilerlemek değildir. Durmaktır. Durup kendine bakmaktır. Durup nefsine sınır çizmektir. Durup kalbin sesini yeniden duymaktır.

Oruç, aç kalmaktan ziyade durma hali üzere olmaktır. İnsanın nefsine mahkûm olmasından kurtulup kendisine hâkim olma çabasıdır.