Alternatif bir bakış açısı ile Osmanlıca tartışmalarına özden bir analizle yaklaşmak istiyorum.
Bir kere mesele Osmanlıca, Selçukluca, Karahanlıca, Uygurca, Oğuzca, Karlukça, Göktürkçe, Hunca, Hazarca yada Arapça değil, mesele medeniyet damarlarımızın hangi kanallardan beslenip beslenmediği meselesidir.
751 yılında Talas savaşı sonrası İslamiyet'i kabul eden Türk boyları, özünü inşa ederek, Satuk Buğra Han ile devlet boyutuna taşınmış, tarihin unutulmaz hafızasına sürekli şanlı zaferler bağışlamasına sebep olmuşlardır.
İslamiyet'in cihat ruhunu, Türk milleti'nin damarlarına farklı zamanlarda, farklı isimler olarak zerketmiş olması ile o ebedi ruh hep canlı kalmış, sürekli insanlık için varoluş mücadelesine dönüşmüştür.
Bu ölümsüz ruhun yeniden varlık kazanabilmesi de ancak o damarlara taze kan pompalanması ile gerçekleşebilir. O taze kan, İslam'ın topyekün yaşam felsefesidir.
Vücudun sağlıklı bir şekilde fonksiyonlarını işletebilmesi, en ince kılcal damarlara kadar o yaşam iksirinin nüfuz edebilmesi gerekir. Yeniden dünyada söz sahibi, "insanlık için yaratılmış seçkin ümmet" sıfatına layık bir millet olabilmemiz için İslamiyet'in bütün değerlerinin, ayrım yapılmadan, en hassas noktalara kadar ulaştırılması ve yaşam modeli olarak kabul edilmesi gerekir.
Bu anlayışta olmayan hiçbir düşünce gelişmeleri sağlıklı analiz edemez. Bizim meselemiz kuru ırkçılık yada devletçilik meselesine hapsedilip, Osmanlıca, yada Arapça ile sınırlandırılamaz.
Dil meselesi varlık meselesidir. Dil dini, din varoluşu ve özgürlüğü sembolize eder. Dili olmayanın dini, dini olmayanın da özgürlüğü olamaz, gün gelir, değerleri yokedildiği için farkında olmadan köleleştirilir.
Hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın, ister Osmanlıca, ister Türkçe, ister Arap harfleri hiç farketmez, bizim değerlerimizi yansıtan araç bizim dilimizdir. O da asırlarca medeniyetler kurdurtan varlık nedenimiz olan dinimizin dili olan öz Türkçe, bir başka deyişle, en son kullanılmakta olan Osmanlıca'dır.
Osmanlıca'nın yeniden hayata geçirilmesi, Türk'ün yeniden özüne dönmesi demek olacaktır. Şu anda kullandığımız dilin bile en az yüzde ellisi Arapça asıllıdır. Bu oran daha önce yüzde yetmişlere varıyordu. Öyle ise mesele ne Arapça'dır ne de Osmanlıca'dır.
Asıl mesele bizim öz Türkçe'ye yani bizi biz yapan değerlere dönmek, İslam'ın diline dönmektir.
Bunun için çok pratik bir örnekle konuya ışık tutmak istiyorum. Sömürge dönemlerini hatırlarsak, Emperyalistler'in ilk yaptıkları iş medeniyet inşa eden toplumların dillerini bozmak, alfabelerini değiştirmek olmuştur. İngilizler girdikleri yere kendi dillerini zorla uygulattırmışlar, Fransızlar istila ettikleri ülkelere faşizmi getirerek Fransızlaştırmışlar, toplumun öz dilini avamileştirip hakirleştirmişler, sonra da yazım dilinden kaldırtmışlardır.
Malezya örneğine bakarsak, asırlardır kendi alfabeleri olan Jawi (Arap Alfabesi) alfabesini kullanıyorlardı, ta ki İngilizler istila edinceye kadar. Ama Dr. Mahathir ile birlikte ülkede öze dönüş başladığı için bütün okullarda hem Jawi alfabesi hem de latin alfabesi öğretilmeye başlanmış, milli bir dava haline gelmiştir. Devlet dairelerinde, yollarda, bilumum her yerde iki alfabenin de kullanıldığını görmekteyiz Malezya'da.
Yeni Akit gazetesinin Osmanlıca Türkçesi'nin öğretimine yönelik seferberlik başlatmış olması, her Cumartesi tam sayfa ders vermesi takdir edilmesi gereken bir uygulamadır. Buna ilaveten öz Türkçemiz'in Liselerde zorunlu ders olarak yer alması, öze gönüş için inanılmaz bir devrim niteliğindedir.
Süreci hızlandırmak ve toplumun bütün kesimine hizmet verebilme adına, pratik bir çözüm olarak şimdilik gazeteler bir sayfasını hem öz Türkçe (Osmanlıca) hem de Latin alfabesinde yayınlar yapabilirler diye düşünüyorum.
Haydi hep birlikte öz Türkçe öğrenme seferberliğine...
Doç Dr. Saim KAYADİBİ