İstanbul, kara teslim olduğu şu günlerde camdan bir kafes gibi. İçeriden bakınca bembeyaz bir huzur, kapıdan adım atınca kemikleri sızlatan bir ayaz... Haftaya, Valilikten gelen o kritik uyarının gölgesinde başladık. Normalde kışın ne kadar çetin geçtiğini valiliğin "okulları tatil etme" refleksinden ölçerdik. Ancak bu kez durumun vahametini sadece klasikleşen "kar tatili"nden değil; şehrin her yerinin beyaza teslim olmasından ve hayatın yükünü taşıyan motorlu kuryelerin dahi can güvenliği için kontağı kapatmak zorunda kalmasından anladık. Zira asfalt, bir ulaşım yolu olmaktan çıkıp ölüm tuzağına dönüştü. İşyerimizdeki, belki evimizdeki konforlu sıcaklıkta siparişimizin gecikmesine hayıflanırken, dışarıdaki o iki tekerlekli mücadelenin ne kadar "hayati" olduğunu devletin bu kararı yüzümüze çarptı.
Peki, okulların tatil olmasıyla birlikte çocukların eve kapandığı o "beyaz molayı" nasıl değerlendiriyoruz? Genelde müfredat bellidir: Çocuğa önce pamuklar arasında fasulye, mercimek yetiştirilir. Toprağı tanısın, üretimi öğrensin istenir. Sonra sokaktaki kediye, köpeğe mama vermesi öğütlenir. Hayvan sevgisiyle kalbi yumuşasın diye... Bunlar kıymetli, bunlar elzem ama bir o kadar da eksik. Sadece bitkiyi seven çocuk "botanikçi" olur. Sadece hayvanı seven çocuk "duyarlı" olur. Ama buz kesmiş bir kaldırımda, gidecek yeri olmadığı için titreyen bir insanı fark eden çocuk; işte o zaman "insan" olur.
Tam da bu noktada, dün Kabine Toplantısı sonrası millete seslenen Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın kullandığı o hayati kavrama kulak vermek gerekiyor: "Vicdan Penceresi." Cumhurbaşkanı, olaylara ırkçılık veya öfke gözlüğüyle değil, vicdan penceresinden bakılması gerektiğini vurguladı. Devlet, sınırların ötesinde terör bitsin, kan akmasın diye "güçlü bir diplomasi" yürütürken; bizim de içeride, kendi sokağımızda, kendi mahallemizde "gönül diplomasisini" devreye sokmamız gerekmiyor mu? O işaret edilen "vicdan penceresi", aslında evinizin buğulu camıdır. Dışarıda, "komşusu açken tok yatan" bir medeniyetin çocukları olarak değil; komşusu üşürken evinde ısınmaktan utanan bir irfanın temsilcileri olarak hareket etmeliyiz.
Esasen modern pedagoji sürekli bireysel "özgüven" pompalıyor olsa da, bilim tam tersini söylüyor. Batı’da Harvard’ın o meşhur 85 yıllık çalışması "mutluluğun formülü yardımlaşmaktır" derken; ülkemizde de Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocanın öncülüğünde yapılan "Değerler Eğitimi" tezleri aynı bilimsel gerçeği haykırıyor: Kendini aşan, başkası için dertlenen gençlerin psikolojik sağlamlığı çok daha yüksek. Yani merhamet, sadece ahlaki bir ödev değil; aynı zamanda ruhsal bir zırh.
O halde bu karlı günler, bizim için bir laboratuvar olsun. Çocuğunuzun eline, evde pişmiş sıcak bir kase çorbayı verin. Eski bir paltoyu, kullanılmayan bir battaniyeyi hazırlayın. Ona; "Götür bunu, şu köşedeki amcaya/teyze ver" demeyin sadece. Onunla birlikte inin. Soğuğu yüzünde hissetsin. O kaseyi uzattığında, karşıdaki insanın gözündeki o insani ışıltıyı, o titreyen ellerin sıcaklıkla buluşmasını bizzat görsün. Şayet sokağınızda o an bir ihtiyaç sahibine rastlayamazsanız; bu iyiliği "amaç çorba değil, hatır sormak" diyerek yapan saygın dernek, vakıf ve belediyelerimizin organizasyonları üzerinden ulaştırın. Böylece çocuğunuz, yardımın sadece maddi bir ikram değil; birine "seni görüyorum ve önemsiyorum" demenin en zarif yolu olduğunu bu kurumlar vesilesiyle kavrasın.
Biz çocuklarımıza genelde "güçlü olmasını" öğütleriz. Ama gücü yanlış tanımlıyoruz. Güç; okulda herkesi geçmek, sınavda birinci olmak veya sanal oyunlarda seviye atlamak değildir. Gerçek cesaret; konfor alanından çıkıp, başkasının acısına dokunabilme iradesidir. Pamukların arasında filizlenen o fasulye, çocuğunuza sabrı öğretir. Ama soğuktan titreyen bir ele uzatılan o bir kase çorba, ona merhametin mimarlığını öğretir. Bırakın o gün matematik testleri yarım kalsın. Bırakın tabletler şarja takılı dursun. Çocuklara, vicdanın donmaması gerektiğini öğretin. Çünkü büyüdüklerinde, dünyayı sadece zeki çocuklar değil; o soğukta çorba ikram etme cesaretini göstermiş vicdanlı zeki çocuklar da kurtaracak.