Kadîm Galata bölgesini her ne kadar en son ziyaret edenlerden olsak da, bizden önce buraları adım adım, sokak sokak gezen nice seyyah, edebiyatçı, yazar ve şair gözlemlerini aktarmış. Bunlardan Amerikalı fizik profesörü John Freely (26 Haziran 1926 - 20 Nisan 2017) ve 1959 doğumlu çevirmen-yazar oğlu Brendan Freely’den de bahsederek biraz daha farklı düşünce, bilgi ve detaya yer verelim...
*
447 yılında yazılmış “Notitia urbus Constantinopolitanae” adlı eserde Konstantinapol’ün, aynı Eski Roma gibi, 14 bölgeye ayrıldığı belirtilir. Bu bölgelerin 13’ü Theodosius Surları (Doğu Roma İmparatoru II. Theodosius’un 24 kilometre uzunluğunda, 244 kulesi ve 61 kapısı bulunan surları bugünkü sınırlarına getirmesinden dolayı “Theodosius Surları” olarak anılıyor.) içinde, 1 tanesi ise Haliç’in karşı kıyısında (Galata) bulunur. (bazı kaynaklarda 3 bin 569 metre uzunluğundaki Galata Surları’nın İskele, Kürekçi, Azap, Kasım Paşa, Kule, Tophane, Debbağhane, Kurşunlu Mahzen, Karaköy, Balık Kapısı gibi kapılarından bahsedilse de birkaç kalıntı hariç hiçbiri günümüze ulaşamamış.)
İstanbul hakkındaki kitaplar hep, Antik zamanda Bizantium, Yunanlılarca Konstantinopolis diye bilinen, Türklerin 1453’teki fethine kadar Bizans İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış tarihî Yarımada üzerine odaklanır.
Fakat John Freely ve Brendan Freely tarafından yazılan, Yelda Türedi tarafından Türkçeye çevrilen ve Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi”, isimli kitap, Konstantinopolis yarımadasının karşısındaki Beyoğlu bölgesine yoğunlaşıyor. Bölgenin gelişimini ve sosyal tarihini, Haliç’teki ilk yerleşimlerden Beyoğlu ve çevresindeki son yerleşimlere kadar sadece mimarîsiyle değil; katillerinden mafyasına, meyhânesinden bitirimhânesine, kumarhânesinden kerhânesine, fahişelerinden bankerlerine, diplomatlarından sosyetesine kadar bütün sakinlerini de mercek altına alıyor. Hem sokakların, hem de burada yaşayanların biyografik seceresini en ince ayrıntısına kadar ortaya koyuyor. Yüzyıllardır farklı kültürleri-kimlikleri kucaklayan, hergün biraz daha değişip dönüşen caddelerin, mahallelerin, hanların, geçitlerin geçmişten günümüze sırlarını paylaşıyor.
HALİÇ’İN ÖTESİ, KARŞI KIYISI: PERA
Galata isminin nereden geldiği hakkında değişik rivayetlerden bahsedilmekle birlikte, Yunancada “öte, ilerisi” anlamını taşıyan Pera, Haliç’in ötesi, karşı kıyısı anlamında kullanılmış.
15’nci yüzyılda Galata’yı ziyaret eden İspanyol Duy Gonzalez, “Cenevizliler şehirlerine Pera diyor, ama Rumlar ise Galata diyor” notunu düşerken; 17’nci yüzyıl gezgini Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde, Galata bölgesinde 18 Müslüman, 70 Rum, 3 Frenk, 1 Yahudi ve 2 Ermeni mahallesi bulunduğundan bahsetmiş.
“Galata kavminin birincisi gemicilerdir, ikincisi tacirlerdir, üçüncüsü çeşit çeşit sanat erbabıdır, dördüncüsü kalafatçı marangozlardır” diyen Evliya Çelebi, “Halkı Cezayir elbisesi giyer, zira çoğu azeptir... Rum taifesi meyhanecidir. Ermenileri pastırmacı ustalarıdır. Yahudileri muhabbet pazarında aracıdır. Yahudi çocukları ulefeciyandır. Bunlardan ayıplanmış hîzân olmazdır” diyerek milletlerin mesleklerine dair bilgileri aktarmış.
Şimdi nüfusu baskın şekilde Türktür, sayıca çok azalmış Yunan, Ermeni, Yahudi ve Levantenlerle birlikte ender sayıda Ceneviz kökenli aileler mevcuttur.
İŞİN ASLI BAŞKA...
Genel tarihî girişle başlanan eserde, “İlk günlerinden bu yana Pera’nın Haliç’in karşı kıyısındaki şehirden farklı bir karakteri ve kimliği olmuştur. Bizanslılar, Katolik Peralıları, frangofouromeni yani ‘batılı giysiler giyenler’ şeklinde tanımlarken, Osmanlılar kâfir diyerek hakir görmüştür” saptaması yapılmış.
“Beyoğlu, şimdi nüfusu yoğun şekilde Türklerden meydana gelse de pek çok farklı inançtan ibadethânelere sahiptir; Yunan Ortodoks, Yunan Katolik, Ermeni Gregoryen, Ermeni Katolik, Suriye Ortodoks, Keldani Katolik, Rus Ortodoks, Roma Katolik, Anglikan ve Türk Ortodoks diye bilinen muhalif mezhebin kiliseleri; Sefarad, Aşkenaz ve Karayit Yahudilerinin sinagogları, Osmanlı Türklerinin camileri, medreseleri ve eski bir Mevlevî tarikatı bir arada bulunur. Tarihî eserlerin en eskisi camiye dönüştürülmüş Ortaçağ Ceneviz kiliseleri, hamamları, çeşmeleri kapsamaktadır” ifadeleri ile bölgenin topoğrafik, demografik yapısı ve değişimine dikkat çekilmiş.
“Konstantinopolis ve İstanbul halklarının Pera’ya yönelik bütün şüphe ve küçümsemelerine rağmen, burası onlara Batı’ya açılan bir pencere sunmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Pera ayrıcalıklı konumunu kaybetmiş, karakter ve kimliğine sık sık kasti saldırılar yaşamıştır. Büyükelçilikler Ankara’ya taşınmış, Türkçe Fransızcanın yerini almış, sokakların, işyerlerinin ve kurumların isimleri değiştirilmiş, Hıristiyan ve Yahudi nüfusun büyük kısmı ya kendi istekleriyle ayrılmış, ya da ayrılmaları için gözdağı verilmiştir” denilerek olaylara abartılı bir dille dikkat çekilse de, işin aslı başka.
YUNAN İSYANI İLE BAŞLAYAN ELİM OLAYLAR SİLESİ...
Bu bağlamda konuya köşeli bir parantez açmakta fayda var...
[Sultan 2. Beyazid ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemlerinde gerçekleştirilen fetihler sonucu Rodos ve diğer Ege Adaları’nın yanında 1669’da Girit’in alınmasıyla birlikte Yunanlılar tamamen Osmanlı Devleti yönetimine girer.
Tâ ki 1814’te Odessa’da kurulan “Filiki Eterya”nın (Dostluk Cemiyeti) ayaklanma faaliyetlerinin fitilini ateşlemesine, Rusya Çarı I. Aleksandr’ın Yunan asıllı yaveri Aleksandr İpsilanti’nin 1820’de Osmanlı’ya bağlı Eflak ve Boğdan’da ayaklanmasına, arkasından da Yunanlıların Osmanlı Devleti’ne karşı 1821’de Mora’da başlattıkları kanlı isyanlara kadar...
1821’de Mora İsyanı sırasında, Navarin’de yaşayan 20 binden fazla yaşlı, erkek, kadın, çocuk Türkün kimisi Yunan çeteleri tarafından, kimisi de Rum komşuları tarafından insanlık tarihinin en vahşi soykırımına tabi tutularak barbarca katledilir.
Yunanlıların Mora Türklerine karşı uyguladığı zulüm ve dalga dalga yayılan isyanlar iç savaşları tetikler. “Kutsal İttifak” çatısı altında birleşen “bâtıl”ı devletler Mora’da başlayan isyanı daha da körükleyerek, Yunanlılara büyük destek verir.
1821’de Yunan isyan ve kanlı olaylarının tüm yarımadaya yayılmasıyla, “Rum Milletinin Başı” konumundaki Ekümenik Patrik V. Gregorios, Eflak ve Mora isyanlarıyla ilişiği olduğunun tespiti sonrası Sultan 2. Mahmud tarafından Fener Rum Patrikhanesi’nin orta kapısında idam edilir. (Bu olaydan sonra orta kapı, “Patrik ile eşit düzeyde bir din ya da devlet adamı aynı yerde asılıncaya kadar orta kapı açılmayacaktır” diye yemin edilerek kullanıma kapatılır ve “Kin Kapısı” olarak anılmaya başlanır.)
“NAVARİN BASKINI”NINDA AĞIR KAYIPLAR VERİLDİ
Osmanlı’nın tebaası olarak genelde bütün coğrafyada, özelde İstanbul’un Samatya, Kariye, Balat, Fener, Galata, Pera, Tatavla (Kurtuluş), Yeniköy, Arnavutköy, Kuzguncuk, Büyükada, Heybeliada, Burgazada gibi semtlerinde huzur içinde yaşayan Rum, Yahudi, Ermeni (millet-i sâdıka) vs. asıllı azınlıklar bu gelişmeler üzerine dolaylı ve dolaysız etkilenir... Asırlardır kanun önünde eşit, can, mal ve namus dokunulmazlığı güvencede, barış ve huzur içinde yaşayan Osmanlı tebaası, Yunanlıların yaktığı isyan ateşi ve kanlı olaylar sonucu provokatif hadiselerle karşı karşıya kalır...
İstanbul ve Anadolu’daki bazı ibadethâneler zarar görür, nice canlara yanar, Osmanlı Hariciyesi’nde görevli İstanbul Rumları (Fanaryot) maslahatgüzarlık yaptıkları Avrupa kentlerinden geri çekilir ve 1830’a kadar sürgüne gönderilir.
Bütün bu olaylar yaşanırken, 20 Ekim 1827’de İngiliz, Fransız ve Rus müttefik filolarının Mora Yarımadası’ndaki Navarin Baskını’yla Osmanlı donanmasına ait 57 gemiyi yakıp 8 bin askeri şehid etmesi ve Yunan İsyanı nedeniyle patlak veren 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonucu ağır kayıplara uğrayan ve maliyesi iyice kötüleşen Osmanlı Devleti, 1829’da Edirne Antlaşması ile dayatılan şartları kabul etmek zorunda kalır. Bu antlaşmanın 10’ncu maddesiyle Yunanistan’a özerklik verilmesi kararlaştırılır. 1830’daki Londra Antlaşması ile de Yunanistan bağımsız devlet olarak tanınır. Yunanistan’ın bağımsızlığı Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecini başlatması açısından son derece önemli bu olay olmakla birlikte, bir sonuç daha doğurur; keza, Osmanlı tebaası olan bir millet ilk kez bağımsızlığını ilan ederek ayrılır. Yunanistan, 7 Mayıs 1832 yılında imzalanan İstanbul Anlaşması ile Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrılarak resmen bağımsızlığını kazanır.
“MÜJDELİ ŞEHİR” İSTANBUL İŞGAL ALTINDA...
Aradan yıllar geçer, işgal ve sömürüden beslenen barbarlar bu sefer İstanbul’a göz diker... İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan hemen sonra antlaşma gereğince 13 Kasım 1918 Çarşamba günü İstanbul’u fiilen işgal edilir.
İngiliz, Fransız, İtalyan güçleri ile birlikte hareket ederek İstanbul’u işgal eden Yunan askerleri özellikte Galata, Pera, Beyoğlu, Karaköy, Şehzadebaşı, Üsküdar gibi semtlerde nefret ve kin duygularıyla hareket ederek tarihe “Kara Günler” olarak geçecek insanlık dışı olayları gerçekleştirir.
Rumlar, “Zito” (yaşasın) naraları atarak, Beyoğlu sokaklarında gördükleri işgalci askerlerin arkasına takılıp onları öperek tebrik eder. Ahlâksız, vatan haini birtakım Rum ve Ermeni güruhu, Galata’daki Arapyan Hanı’nda çıkardıkları gazetelerde Türklüğe hakaret eden, aşağılayan yayınlar yapar. Rumlar, Yunan askeri elbiselerini giyerek, polis karakollarına ve askerlere saldırıp, Osmanlı Sancağı’nı da ayaklar altına alıp çiğner.
İtilaf Güçleri, İstanbul Rum Patrikhanesi ve Yunanistan Safarethanesi’nden destek alan Hrısantos, Apostol, Todori, Kommit, Milto, Paşaköylü Karaoğlan ve Panayot, Bahari, Pandeli Çeteleri başta olmak üzere daha birçok Ermeni ve Rum Çetesi, çocuk öldürme, ırza geçme, adam asma, bombalama, gasp, köy basma, Kuvay-ı Millîye yanlılarını katletme gibi gayri insanî olayları yapmaktan geri durmaz.
Galata’da, Pera’da, Cadde-i Kebir’de (İstiklâl Caddesi), Büyük Yunanistan (Megali İdea) hayali kuran Başbakan Eleftherios Kyriakos Venizelos lehine “Zito Venizelos” (Yaşasın Venizelos) sloganı atmayan, Yunan bayrağı asmayan ev ve dükkanlara zorla el konulup, Müslüman kadınlara sarkıntılık edilir. Masum insanlar cinayet şebekeleri tarafından katledilip, aileleri yerinden yurdundan sürülür.
Bu işgal yıllarında (13 Kasım 1918 / 6 Ekim 1923- 4 yıl 10 ay 23 gün) öyle olaylar yaşanır ki, vicdanı olanın yüreği dayanmaz. (Konuyla ilgili ayrıntılı bilgilere “İstanbul işgal altında” (https://www.haberinkapisi.com/istanbul-isgal-altinda), “İstanbul böyle zulüm görmedi”, (https://www.milatgazetesi.com/istanbul-boyle-zulum-gormedi-222231) “Milleti kuru ekmeğe muhtaç ettiler” (https://www.milatgazetesi.com/milleti-kuru-ekmege-muhtac-ettiler-222349), “İstanbul vatanımızın kalbidir” (https://www.milatgazetesi.com/istanbul-vatanimizin-kalbidir-222477), başlıkları altında kaleme alınan dizi yazıya linklerinden ulaşılabilir.)
*
ZULÜMDE SINIR TANIMAYAN YUNANLILARIN SON HAMLESİ...
Yunanlılar “bâtıl”ı devletlerin desteğinde isyan, kan ve gözyaşı üzerine kurdukları devletle birlikte Türk düşmanlığını daha ileri seviyelere taşır. 19 Mayıs 1919-11 Ekim 1922 tarihleri arasında Yunan ve Ermeni kuvvetleri, bir etnik temizlik harekâtı olarak, Türk halkına karşı katliamlar, yağmalar ve tecavüzler gerçekleştirir.
İttifak ve İtilaf Devletleri’nin 18 Ocak 1919’da Paris’te biraraya gelerek düzenlediği Paris Barış Konferansı’nda, paylaşıma açılan Osmanlı Devleti’nin Ege Bölgesi Yunanistan’a verilir. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkan Yunan askerleri daha sonra Manisa, Aydın, Afyon, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Denizli, Balıkesir, Bursa ve Trakya Bölgesi’ndeki Edirne, Kırklareli, Tekirdağ vilayetlerini işgal eder.
Fakat bu kanlı emel fazla sürmez... İnönü Meydan Muharebesi, Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde 15 bin 55 şehit verilerek Millî Mücadele zaferle sonuçlandırılır. 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’de denize dökülen işgalciler hezimete uğratılarak, 29 Ekim 1923’te küllerinden doğacak Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmaya başlanır.
*
MÜBADELEYLE MİLYONLARCA İNSANIN HAYATI DEĞİŞTİ
Tarihler 1923’ü gösterirken ise, “büyük göç” için masaya oturulur... Lozan Barış Antlaşması’na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca 1923’te Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ile milyonlarca insanın hayatı değişir. Anlaşmayla zorunlu göçe tabi tutulan mübadiller bir yandan yeni vatanlarına uyum sağlamaya çalışırlarken, diğer yandan da doğdukları toprakların oluşturduğu kimlik ve kültürlerini gelinen yeni vatanda yaşatmaya çalışır.
Anadolu’dan 1 milyon 200 bin Rum Yunanistan’a, Yunanistan’dan 500 bin Türk de Türkiye’ye gönderilerek “dünya gurbeti”nde arkada bıraktıkları evleri, komşuları, anıları ile hayata tutunmaya gayret eder.
İki millet, tek acı; Türk-Yunan Mübadelesi... Acı, hüzün, gözyaşı, hasret nesilden nesile anlatılan bu hikâyenin asla değişmeyen öznesi...
*
“ATAMIZIN EVİ BOMBALANDI” PROVOKASYONU...
Ve tarihler 1955’i gösterirken bu sefer İstanbul Ekspres gazetesinin “Atamızın evi bombalandı” asparagas manşetiyle İstanbul sokakları bir kez daha karıştırılır. Gazetenin, Selanik’te Atatürk’ün evinin Yunanlılar tarafından bombalandığı yalan haberiyle galeyana getirilen halk ve akabinde provokatörlerin azınlıkların yaşadığı mekanlara çarpı koymasıyla olaylar büyür. Özellikle Rumların yaşadığı Galata, Pera, Beyoğlu, Nişantaşı, Azapkapı, Fener, Balat, Laleli, Bakırköy, Beykoz, Kalamış, İstinye, Çengelköy ve Kadıköy gibi semtlerdeki gayrimüslimlerin işyerleri, meskenleri, ibadethaneleri boşaltılır. Yağmalama, yakma, yıkma, linç, öldürme gibi menfur olaylar İstanbul’la sınırla kılmaz, Anadolu’nun diğer şehirlerine de sıçrar.
Adnan Menderes’in Başbakan, Dr. Namık Gedik’in İçişleri Bakanı olduğu dönemde yaşanan ve tarihe “6-7 Eylül Olayları” olarak geçen bu menfur hadiselerin ardından, sıkıyönetim uygulanır ve İçişleri Bakanı Namık Gedik 10 Eylül 1955’te istifa eder. Olaylarla ilgisi olanlar tutuklanır, zararını tescil edenlere tazminat ödenir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askeri darbe olan 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra gözaltına alınan Gedik, kapatıldığı odanın penceresinden atlayarak intihar eder ve darbenin ilk siyasi kurbanı olur. 6-7 Eylül Olayları’na ilişkin Yassıada’da dava açılmasında rol oynayan Demokrat Parti’nin (DP) kurucularından Mehmet Fuad Köprülü’nün iddialar üzerine, darbeden sonra Yassıada’da kurulan cunta mahkemesince alelacele “6-7 Eylül Olayları Davası” açılarak, Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu altışar yıl hapis cezasına çarptırılır.
Bu üzücü hadiselerin ardından Türkiye’de yaşayan birçok Rum vatandaşın ülkeyi terk etmesiyle Anadolu’dan İstanbul’a göç başlar. Kadîm İstanbul, anaç bir belde olarak gelen herkesi rengine, ırkına, meşrebine, diline, dinine bakmadan bağrına basmaya devam eder.
Bütün bu gelişmelerle birlikte, Rum terör örgütü EOKA’nın 1955’ten 1974 yılına kadar Kıbrıs’ta işlediği toplu katliamlar hafızalarındaki canlılığını hâlâ korumaktadır. EOKA tarafından Kıbrıs Türklerine yönelik vahşice işlenen katliamların ibretlik belgeleri Lefkoşa’daki Barbarlık Müzesi’nde sergilenmektedir...]
Burada köşeli parantezi kapatıp konumuza kaldığımız yerden devam edelim...
OSMANLI ADALETLE HÜKMETTİ...
Kitapta bahsi geçen manipülasyona açık saptama saptama ile birlikte; Osmanlıların İstanbul’u fethetmesiyle tebaasına ve onların yaşadığı yerlere hemen hemen hiç müdahalesi olmamış, Cumhuriyet döneminde de bu anlayış (yukarıda bahsini ettiğimiz isyan ve provokatif bazı menfur olaylar hariç) devam etmiş.
Fakat Osmanlı’nın zayıfladığı dönemlerde payitahtta en önemli nümayişler azınlıkların yoğun olduğu yerlerde tebarüz etmiş, koskoca cihan devletinin çöküşüne deyim yerindeyse alkış tutulmuş. Akış tutmakla da kalmayıp, suikast (Buna en önemli örnek, 21 Temmuz 1905’te Osmanlı Padişahı Sultan 2. Abdülhamid’e karşı Yıldız Hamidiye Camii önünde Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından yapılan bombalı suikast girişimidir), isyan, kalkışma, nümayiş, dezenformasyon, beşinci kol faaliyetleri ve etki ajanlığı marifetiyle sık sık kirli oyunlara başvurulmuş...
Burada yaşayan inanç ve kültürlerin fetihten sonra asimilasyona uğratılmadan, ötekileştirmeden hatta alabildiğine özgürce yaşamaları sağlanmasına rağmen yazarlar “bâtıl”ı gözüyle değerlendirmelerde bulunma hevesine kapılmış.
GAYRİMEŞRU İŞLER BÖLGEYİ MESKEN TUTTU
Filhakîka, kılıç hakkıyla alınan İstanbul Yarımadası (Sur İçi) fetihle birlikte küllerinden yeniden doğarak İslâm Medeniyeti’nin en gözde beldesi olurken, diğer taraftan ise Galata, Pera, Taksim, Beyoğlu bölgesi Ortaçağ’ın kapatılıp, Yeni Çağ’ın açılmasına vesile olan İstanbul’un Fethi’nden sonra bile eman dileyenlerin özgürlüğünü alabildiğine yaşayabildiği “dokunulmazlığa sahip” bir bölge olmayı sürdürmüş.
29 Mayıs 1453 Salı sabahı Cenevizliler, sur içindeki Galata Kolonisi’nin anahtarını direnmeden 1 Haziran Cuma günü Fatih Sultan Mehmed’e takdim etmiş. Bölge “kılıç hakkı”yla değil de “emannâme” ile alındığından demografik yapıya hemen hemen hiç dokunulmamış. Diğer bir ifadeyle burada “Bizans Ruhu” yaşamaya devam etmiş. Meyhâneler, kerhâneler, bitirimhâneler, batakhâneler, pavyonlar, bankerler dahası bütün gayrimeşru hadiseler bu bölgeyi her dönem mesken tutmuş.
İstanbul’un Galata bölgesinde o kadar çok günah işlenir olmuş ki, burada genelev patroniçeliği yapan Matild Manukyan defalarca vergi rekortmeni olmuş...
*
Nâzım Hikmet Ran’ın, “Havsalam almıyordu bu hazin hâli önce, / Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce, // Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım; / Allahımın ismini daha çok candan andım. // Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen! / Böyle sokaklarda ki, anası can verirken, // En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini, / Üstünde orospular yükseltiyor sesini...” dizeleriyle İstiklâl Caddesi (Cadde-i Kebir) üzerinde bulunan en kâdim ibadethânelerinden Hüseyin Ağa Camii’nin içinde bulunduğu duruma isyan etmetmesi her şeyi açıkça anlatıyor.
“CAMİLİ ŞEHRİN CAMİSİZ SEMTİ” ALGISINA SON VERİLDİ
Galata, Pera, Taksim üçlemesinden oluşan Beyoğlu bölgesi; Fetih’ten sonra Galatasaray ağalarından Hüseyin Ağa tarafından 1594 yılında yaptırılan Hüseyin Ağa Camii ve Sultan 3. Selim devrinde başlanıp siyasi istikrarsızlıklar sebebiyle Sultan 4. Mustafa devrinde (2 Haziran1808) tamamlanabilen Topçu Kışla Camiileri (Mihrişah Vâlide Sultan Camii) ve birkaç mescid dışında İslâmî mâbed açısından hep mahzun kalmış. Bölge her dönem olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de gayrimüslimlerin kiliseleriyle, havralarıyla, sinagoglarıyla, okullarıyla yoğun yaşadığı yer olmayı sürdürmüş. Hüseyin Ağa Camii, Demirören AVM yapılırken yıkılma tehlikesi geçirse de, şükürler olsun hâlâ ayakta. Fakat Topçu Kışla Camii’nin öyle bir hüzünlü hikâyesi var ki, ne anlatmaya ne de yazmaya yürek dayanmaz...
Asırlar boyunca Beyoğlu’nda onlarca gayrimüslim ibadethanesinin faaliyeti kesintiye uğramadan özgürce devam ederken, Taksim “camili şehrin camisiz semti” olarak anılageldi. Her kim Taksim’e bir cami yapımını dile getirse başına çorap örülüp, dezenformasyon, beşinci kol faaliyetleri, etki ajanlığı ve nümayişlerle sindirildi!..
En sonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu güçlü iradeyle inşaatına 9 Şubat 2017’de başlanan ve 28 Mayıs 2021’de bir Cum’a vaktinde ibadete açılan Taksim Camii, Taksim Meydanı’na âdeta bir mühür gibi vurularak, “camili şehrin camisiz semti” algısını bitirdi. (Bu meselenin hikâyesi öyle iki satırla geçiştirilecek bir mesele değil. Merak edenler ayrıntılı olarak “Taksim’e cami sizin ne haddinize!..” başlığı altında serdedilen yazıya https://www.milatgazetesi.com/taksime-cami-yapmak-sizin-ne-haddinize-281 linkinden ulaşılabilir.)
LÂ GALİBE İLLALLAH
Velhasılıkelâm; ülkelerin tarihinde fetihler ve işgaller vardır. Mekke’nin Fethi, Kudüs’ün Fethi ve İstanbul’un Fethi, İslâm dünyasının özgüvenini kazanması, bâtılın ve zalimlerin prangalarını kırmasıdır. “Bâtıl”ıların sömürü düzenin, işgalinin, adaletsizliğinin en ağır hissedildiği; Tarık Bin Ziyad’ın, “Önümüzde deniz gibi bir düşman, arkamızda düşman gibi bir deniz var. Biz buraya dönmek için değil, şehid olmak için geldik...” diyerek uğruna gemileri yaktığı Mekke’nin, Medine’nin Kudüs’ün, Şam’ın ve dahi İstanbul’un kardeşi Endülüs’e bakılsa her şey net olarak anlaşılır. 781 Yıllık Endülüs Medeniyeti’ne dair ne kadar iz varsa barbarca silinmiş, silinmekle de kalmayıp yok edilmiş. El Hamra’nın duvarlarına âdeta bir mühür gibi vurulan “Lâ galibe illallah” (Allah'tan başka galip yoktur) kelâmı hariç!..
Yıkmak ve yok etmek üzerine kurulu işgalci zihniyetin dün Endülüs’te uyguladığı zulüm ve barbarlıklar bugün de Bosna’da, Srebrenitsa’da, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, Lübnan’da, İran’da hele hele de Filistin’de Batı Şeria’da ve Gazze’de hız kesmeden devam ediyor...
*
Fetihle, işgalin arasındaki fark tevîle gerek kalmayacak kadar net. 1453’te gerçekleştirilen fetihte, Bizans İmparatorluğu’nun son megadükü (büyük komutanı) Lukas Notaras’ın, “Konstantinopolis’te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim” sözü bir hayranlık değil, 200 yıl önceki 4. Haçlı Seferi’nde Konstantinopolis’i yakıp, yıkıp yağmalayan Latin İmparatorluğu’nun insanlık dışı işgal ve katliamlarıydı.
İşte fetih, işte işgal!..
*
Bütün bu gerçekliklere rağmen, hâlâ “Zulüm 1453’te başladı” diye basbas bağırarak güneşi balçıkla sıvama hırsında olan ihanet şebekesi ve “etki ajanları”nın kimin sesi, kimin neferi oldukları anlaşılır. Allah devletimizi ve milletimizi bu güruhun şerrinden muhafaza eylesin!..
Vesselâm.