Toplum nazarında itibarsızlaşan bazı şirketlerin, yeni bir adla faaliyet gösterdiğine şahit olmuşuzdur. Fakat bu hülleli şirketler, mantalite değişmediği için muhtevasından da hiçbir şey kaybetmezler. Hal böyle olunca da zaten benzer sonla yüzleşmek durumunda kalırlar. Terör örgütü PKK'da, tıpkı böyle bir yol izlemektedir. Yani kurdukları alfabetik yeni örgütlerle, kamuoyunu kandırdıklarını sanıyorlar. Bunu bildikleri halde safa yatan Batılı ülkeler ise bu yalana inanmış gibi yaparak, Vekalet Savaşını onlar eliyle yürütüyor. PYD,YPG,YPJ….'ye bir türlü terör örgütü dememelerinin asıl nedeni de bu olsa gerek. Neticede alan da, satan da gayet memnun bu ticaretten.
Görünen o ki coğrafyamızda hain emelleri olanlar, tarihi hesaplarını defakto bir PKK/PYD devleti üzerinden gerçekleştirme niyetlerindedir. Perde arkasından yönlendirilen diğer örgütlerin de, üst aklın bu hain planına hizmet ettiğini artık çocuklar bile biliyor. Birde bahsedilen planın psikolojik ve siyasi boyutu var tabi. Mesela bunlardan en enteresanı, üç sene evvel PKK'nın bitirdiği Çözüm Sürecine, son yıllarda tekrar dönülmesi için maruz kaldığımız uluslararası baskıdır. Çünkü teröristlerin kanlı eylemlerine ve uzantılarının da zehirli sözlerine rağmen bir anda barış istemeleri çok gariptir. O nedenle bu tarihi çarkı, sadece PKK'nın verdiği kayıplarla ilişkilendirmek, nakıs bir değerlendirme olacaktır. Peki, uygulanan baskının, bugün Devletimizin PKK/PYD ile birlikte DAEŞ'i temizlemek için zorlandığı bir operasyonla alakası olabilir miydi? Hadi gelin buradan akıl yürütelim.
İhtimal bu ya şayet geçen sene bu oyuna gelip, çözüm sürecine tekrar dönülseydi ne olurdu? Hemen söyleyeyim; terör eylemleri durabilir, sınırlarımızın içi belli bir süre süt liman olabilirdi belki. Fakat sağlanan barış atmosferi, Devletimizin bölgede boy gösteren PYD'ye, karşı zamanında tepki göstermesini ise güçleşebilirdi. Böylece şer cephesi, örgütün legalleşmesi önünde büyük bir yol kat etmiş olurdu. Sonuçta, ABD'nin müttefik olarak gördüğü örgütü rahatça masaya oturtması kolaylaşırdı. Zaten bu oyun tutmadığı halde, daha düne kadar aynı çizgiyi takip etmeleri bunu göstermiyor mu?
Anlayacağınız bütün mesele, oyun kurucuların PKK/PYD'ye meşruiyet kazandırma çabasından başka bir şey değildir. Bahsedilen kurguyu çok iyi gören Devletimizin, K.Suriye'de PYD/PKK'yı vurduğunda sesin Batı'dan gelmesi bunu ispatlıyor. Yine Türk Jetlerinin hava sahası ihlali yaptıkları takdirde, Suriye'nin karşılık vereceğini açıklaması ise bu tezi ziyadesiyle doğruluyor. Ne var ki Sn. Erdoğan'ın liderliği, Devlet aklının kararlı duruşu ve askeri tutum sayesinde bu oyun bozuldu.
Lakin hesapları tutmayan şer cephesinin, bu sefer de elinden oyuncağı alınan çocuk misali sağa sola saldırdığını görüyoruz. Hatta bu ruh hali, ABD Başkan adayı Cilinton'a sunulan raporlara da yansıdı. ABD'nin bölgesel çıkarları için ting tang kuruluşlarınca hazırlanan raporda, Türkiye'nin etkisizleştirilmesi ilk sırada yer alıyordu. Bunun için ise Türkiye ekonomisi ve güvenliği üzerine yoğunlaşılması tavsiye ediliyordu. Bu minvalde değerlendirirsek bölgemizde birilerinin mezhep savaşı çıkartma gayreti ile Clinton'u destekleyen güç arasında, acaba bir ilişkili olabilir mi diye düşünmüyor değil insan. Zira Musul'da, şimdide Telafer'de alt yapısı hazırlanan bu durumun, aynı anda Husiler üzerinden Suud'a da sıçratılması sizce de enteresan değil mi?
Bundan sonrası için söz konusu aklın; içerde bir çok düzmece mevzuyu kaşıması, dışarda ise seçtikleri mezhepçi kliklere güzellemeler yaparak kaos amaçlı eylemlere yeltenmesi sürpriz olmayacaktır. Bu noktada Hamaney'in "İslam dünyasını bölen mezhepçi politikalar 'İngiliz Şia'sının işidir" sözleri tatbiki önemlidir. Zira herkesin samimiyet testinden geçtiği bu iklimde, sözlerden ziyade istikamet belirleyici olacaktır. Bu husus coğrafyamızdaki insanlar kadar, ülkemizde yaşayanlar için de geçerlidir. Yoksa 15 Temmuzda tankları alkışlayanların, 29 Ekimde Milli Egemenliğe soyunması hiçte inandırıcı değildir.
Vesselam.