"Bayram Tatili"nden istifade piknik alanlarına akın eden "bizler", gerilerimizde "leş gibi" çöp yığınları bırakmışız!..
Haber bültenlerinde kimi durumların abartılarak sunulduğu doğrudur, lakin bu öyle bir şey değil.
Bunlar gerçek manzaralar; bol bol yiyor, bol bol içiyor, bol bol israf ediyor, fena halde kirletiyor ve "leş gibi" bırakıp gidiyoruz!..
Sonra da…
Nefes alacak alan bulamamaktan şikayet ediyoruz!..
Misal…
Ankara / Kızılcahamam'a giderken, "Pazar" adlı bir küçük yerleşim birimi vardır…
Tertemiz bir "nehir"in kenarında, yeşillikler içinde piknik yapardık bir vakitler.
Günün birinde, civarın "piknikçilere" kapatıldığını gördük.
Ankara gibi nefes alacak alanların son derece sınırlı olduğu bir şehirde, vatandaşı şöyle kendine getiren bir mekanın "kapatılmasına" tepki gösterdiğimizde…
İdareden, "piknikçilerin" kullandıkları alanları "leş gibi" bırakmalarından dolayı böyle bir kararın alındığı yönünde bir cevap geldi.
Birçok mahalde bu sıkıntılar yaşanıyor, bayramı vesile kılarak çıktığımız Karadeniz Turu'nda da bunları gördük…
"Şahsi mülkiyetinde olmayanı" hoyratça yıpratan "sığ" anlayış, elinden geleni yapmış "tabiatı" bitirebilmek için!..
Yeşilin ortasında çimentodan berbat yükseltiler, tencerede pişirip kapağında yiyen "medeniyetsizlik"ten izler…
Kastamonu'nun "kıyı"sına muhteşem bir piknik alanı yapılmış, saat 22'de gittik, her taraf çöp kutusu ve her taraf çöp!..
Sağ olsunlar, görevliler topluyorlarmış ve ertesi güne tertemiz oluyormuş güzelim mekan.
Her yere görevliler lazım, her yere nöbetçiler, bekçiler vesaire…
Bu niye böyle?..
Yaz sıcağında kafalar bir hoş oluyor, bir de "tatil"modu…
İnsanın kafasında yerli yersiz, bağlantılı bağlantısız düşünceler cirit atıyor.
Mesela…
Piknik alanlarını kirletişimizle, "sokağa çıkıp gönlünce oynamayı" bilemeyen çocuklarımızın, elde cep telefonu, bilgisayar vesaire, saatler boyunca "sanal oyunlara" dalmaları arasında ne gibi bir bağlantı olabilir ki?
Sanal oyunlara dalmaları ve "sokaktan" kopmaları arasında?..
Hiçbir bağlantı olmayabilir veya biraz, bir yerlerden bağlantı kurabiliriz…
Eskiden, bizler, biz çocuklar, mahallemizi, sokağımızı çok severdik.
Oraları bizim "oyun alanlarımız"dı, bizim mekanlarımızdı, "arsa"daki incir ağacı, dut ağacı hepimizindi.
Çok haşarıydık, sabahtan akşama boğuşur, yerlerde yuvarlanır, itişir kakışır, eve de mutlaka "hafif yaralı" olarak giderdik.
Lakin…
Onca yıl karşımızda duran incir ve dut ağaçlarını "yaralamak" gibi bir işe hiç girişmezdik.
Onlar bizim kardeşlerimiz gibilerdi.
Bizimle güler, bizimle ağlar, gölgeleri bizimle dinlenir, saklambaç oyunlarında saklar, "yakalamaç" oyunlarında avantaj sağlar, her yıl da büyük bir keyifle beslerlerdi hepimizi.
Ağaçların meyvelerini "toplayıp götüren" tek bir komşumuz çıkmazdı, meyveler çocuklarındı ve bütün çocuklara da bol bol yeterdi.
Sokağımızdaki bakkal, kasap, kırtasiyeci, her hareketimize karışarak bizi gıcık eden Merhume Hamide ve Merhume Sıdıka Teyzeler, Balıkçı Merhum Remzi Amca, oyunlarımız, dizlerimizdeki yaralarımız, okuldan gelişlerimiz, çantayı atışlarımız, su tabancalarımız, mantar tabancalarımız, topaçlarımız, misketlerimiz, gazoz kapaklarımız…
İlk bisikletlerimiz veya bisikletçiden kiraladığımız çamurluksuz külüstürlerimiz, hepimiz arkadaştık…
Hayatını, "Komşuların tüpünü taşıyarak, pazarını görerek" kazanan yetim "Çolak Bayram"ın işlerini bitirdikten sonra, oyunumuza katılması çok hoşumuza giderdi.
"Çolak Bayram" top oynamasını bilmezdi ama "sevinsin" diye mutlaka oyuna alırdık ve takım kaptanı mutlaka o olurdu.
Böyle bir yapı vardı ve eskiden, öyle zannederim ki piknik alanlarına çok daha az çöp bırakırdık.
Zaten çöp de çok azdı o vakitler, öyle her şeyi atmazdık, "yoğurt kabı"nın bir kıymeti vardı, karpuz kabuğunu yiyecek hayvanlar bulunurdu yakınlarda bir yerlerde, "poşet" bilmezdik pek, "fileler" vardı, onlar da haliyle atılmazdı.
Tahta parçaları soba tutuşturmak içindi, "temiz" olan her cismin kullanılacağı bir yer olurdu.
"Kanser yapan naylondan su şişeleri" yoktu, ihtiyaç da yoktu zaten, her yer çeşmeydi ve her yerden içme suyu akardı.
İnsanlarımızın "kadim mekanları" vardı, ikide bir ev ve şehir değiştirilmez, bir eve girildim mi, en az yirmi sene oturulurdu.
Para çok azdı o vakitler, ikram ise boldu, her mübarek gece, evlerden evlere servisler yapılırdı, "Helva, aşure, lokma", ne varsa…
"Anarşi"nin kol gezdiği yıllardan geçtik çok kötü yıllardan.
Sokaklarımızda bombaların patladığı o sıkıntılı yıllarda, korkudan yürekleri ağızlarına gelen yaşlılara moral verecek "orta yaşlılar" hiç eksik olmazdı.
Darbe sonrası…
Kızını "komünistlerin" elinden bir türlü kurtaramayan yaşlı komşumuzun kapısına jandarma dayandığında…
Destek için bekleyen yüzlerce komşusu vardı, kızı içeri alındığında da hiç yalnız bırakılmadı o hisli yürek.
Sonra sonra…
Pek çok şey değişti…
Pek çok zorluktan kurtulduk sanki, pek çok şeyimiz oldu, "İlk bisiklet" sevincinin tarihe karıştığı günlere geldik, en kral bisiklet "kredi kartına çok taksit" yoluyla alınır oldu ve bisikletler de yüzlerine bakılmaz garibanlar…
Birileri sokaktan taşındı, birden zengin olmuşlardı ve birden sınıf atlamışlardı.
Öğretmenlerimizin unutulmaması gereken nasihatlerini çabucak unuttuk, izleri silindi ne çabuk.
Sonraki öğretmenler içinde de "unutulmaması" gerekenler çok azdı, onları da isimlerini dahi hatırlayamayacak denli unuttuk.
Gidenlerden bazılarının veda etmemelerine bozulmamız gerekiyordu ama hiç aldırmadık.
Biz de bir yerlere gidiyorduk zira, hayat çok hızlanmıştı, yerlerimizde duramıyorduk…
Mekanlarımız kayıyordu ve ruhlarımız…
Sokağın tadı da kaçmıştı zaten, incir ve dut ağaçsız sokak, eski sokak değildi ki artık.
Sonra, sonra…
Dostlarımızı terk ettik.
Yeni "dostlar" edindik.
Sonra sonra…
"Piknik alanları"nı hep birlikte kirlettik!..
Yani…
Yazdığımız bunca şeyle, "piknik alanlarımızın kirlenmesinin" ne alakası varsa…
Yok yok, hiç alakası yok!
Siz benim kusuruma bakmayınız…
Müsamaha gösteriniz efendim…
Zira, "Bayram Tatili"nden yeni geldim.
Başında kavak yelleri esenlerdenim.