Prens’in felsefesi, Memleketimizdeki tercümeleri

Küçük Prens, bütün dünyanın sâdece gözüyle değil, kalbiyle de okuduğu bir romandır desek, pek de mübalağa etmiş olmayız. Hakikaten, Fransız muharrir ve pilotu Antoine de Saint-Exupéry’nin (1900 - 1944) ilk baskısı aynı ânda İngilizce ve Fransızca olarak 1943’te Nevyork’ta, (Fransa’daki ilk baskısı 1945’te) piyasaya çıkan bu pek sevimli romanı, dünyanın 270’ten fazla dil ve lehçesine tercüme edilmiştir ve kitab, kaset, dinleme CD’si ve DVD olarak bütün dünyada 145 milyon (Fransa’da 12 milyon) adetlik bir satış seviyesine ulaştığı hesaplanmaktadır.

Takdîm

Saint-Exupéry’nin Le Petit Prince romanı hakkındaki işbu makalemizi 2014 Aralık’ında têlîf etmiştik. Makalemiz, -kıymetli târihçi yazar Mustafa Armağan’ın idâresindeki- aylık Derin Tarih mecmuasının Şubat 2015 târihli 35. sayısında (ss. 92-97) neşredildi. Mâmâfih, neşredilen metinde bâzı pasajlar noksandı. Aşağıdaki metin, hem noksansız, hem de ilkinin tekrar gözden geçirilmiş hâlidir. Zikredilen tercümeler, tercüme ilmi noktainazarından değerlendirilmiştir.

“Kalb gözüyle” okunması lâzım gelen bu şâheser de Şahısperestliğin gadrine uğradı

Küçük Prens, bütün dünyanın sâdece gözüyle değil, kalbiyle de okuduğu bir romandır desek, pek de mübalağa etmiş olmayız. Hakikaten, Fransız muharrir ve pilotu Antoine de Saint-Exupéry’nin (1900 - 1944) ilk baskısı aynı ânda İngilizce ve Fransızca olarak 1943’te Nevyork’ta, (Fransa’daki ilk baskısı 1945’te) piyasaya çıkan bu pek sevimli romanı, dünyanın 270’ten fazla dil ve lehçesine tercüme edilmiştir ve kitab, kaset, dinleme CD’si ve DVD olarak bütün dünyada 145 milyon (Fransa’da 12 milyon) adetlik bir satış seviyesine ulaştığı hesaplanmaktadır. (2014 senesi rakamları…) Bu rakamlarla bütün dünyada en çok satılan edebî eser rekorunu elinde tutan kitap, muhtelif dillerde yapılan birçok film, çizgi-film, çizgi-roman, opera ve müzikal̃ komedi uyarlamaları, çeşitli ülkelerde ders kitaplarında yer alan örnek parçaları, hattâ Japonya’daki müzesi sâyesinde her milliyetten yüz milyonlarca insana ulaşmış bulunuyor. (http://fr.wikipedia.org/wiki/Le_Petit_Prince) (7.12.2014)

İşte çocuksu hayâl dünyası ile öncelikle çocuklara, manevi değerleri esas alan felsefî, hatta siyasi telkinleriyle de aynı zamanda büyüklere hitap eden, dünyada muhtemelen neşredilmemiş olduğu memleket kalmayan, Türkçeye de onlarca farklı tercüme ve uyarlaması yapılan bu edebî şâheser dahi, Memleketimizde sansür ve tahrif edilerek neşredilmek gibi bir gadre uğramıştır! Hiç zannetmiyoruz ki yeryüzünde, ideolojik taassup mahsulü bu barbarlığın yaşandığı ikinci bir memleket mevcûd olsun!

Küçük Prens’in felsefesi, üslûbu

Çocuk Prens’in derin manası, maddiyata, kuvvete ve dünyevî hayata tapınış esası üzerine kurulu Avrupa Medeniyetinin ve Avrupalı insanın sığlığını gözler önüne sermek, insanı hayvanlardan ayıran manevi değerlerin güzelliğine ve ehemmiyetine dikkat çekmek ve herkese bu değerlerin ağır bastığı bir hayat tarzını telkin etmektir. Bu hasbî değerler, çocuklukta hepimizde mevcut iken, ileri yaşlarda çocuksu safiyetin güzelliklerini unutup maddiyatçı, sathî fertler hâline geldiğimiz için, muharrir, “Küçük Prens” ismini taktığı, masum düşünceler, hasbî hislerle dolu bir çocuğun şahsında bize o değerleri hatırlatmak ve içimizde o hisleri uyandırmak istiyor.

Bizzat muharririn fırçasından çıkan sâfiyâne renkli resimlerle de süslenmiş olan eser, hem bu resimler yardımıyla, hem de metniyle telkin ettiği maddeten sade, manen zengin hayat mesajına uygun olarak, pek sade bir üslupla kaleme alınmıştır. Uzun, çetrefil, süslü cümleler, girift tasvirler, tumturaklı üslup san’atleri yoktur. Teklifsiz, laubali olmamak ve herhangi bir düşük ifadeye meydan vermemek şartıyla günlük dille yazılmıştır. Hâdiseler meraklı bir şekilde birbirini takip ediyor, okuru bir hamlede baştan sona kadar aynı tempoyle sürükleyip götürüyor. Yazarın asıl hüneri de zâten bu noktada kendini gösteriyor: Bu akıcı, sâde, fakat remzî, alegorik dilde ancak teemmülle ve kalb gözüyle deşifre edilen derin mânâlar saklıdır. Bu bakımdan bize Yûnus Emre’yi hatırlatıyor.

Bununla berâber, maddiyatçı ve dünyâperest Avrupalı insanı (ki o insan tipi bütün dünyâya yayılmış bulunuyor) sahîh değerlere yöneltmek istiyen eserin büyük eksiği, Allâh inancına yer vermemesidir. Kitabın bir tek cümlesinde Allâh lâfz-ı celîli geçiyor ve o da ancak tâbir olarak: “...Allâh bilir nereden düşen bir haziran böceği...” Hâlbuki insana asıl mânevî derinlik kazandıran, onu dünyevî-nefsânî süflîliklerden kurtaran ve hemcinsleriyle hasbî münâsebetler kurmasına zemîn hazırlıyan, Allâh ak̆îdesidir. Bunca ilmî keşfe rağmen Nietzche’yle berâber –hâşâ- “Allâh’ın öldüğünü” îlân eden Avrupalı insan, nasıl olup da eşyâya kalb gözüyle bakmayı, madde ötesine nüfûz etmeyi ve kendisini nefsânî kirlerden arındırmayı başarabilecekdir? Dolayısıyle, belki, insanoğluna maddiyâtçı Avrupa Medeniyeti yüzünden kaybettiği sahîh değerleri hatırlattığı ve o değerlere karşı bir hasret hissi uyandırdığı için satış rekorları kırdığı hâlde, -zannımızca- Avrupalı (ve Avrupa’nın têsîri altındaki) insanın rûhunda bu istikâmette bir ink̆ilâb yaptığı görülmüyor. Hasretle, zevk̆le okunuyor; ama arkası gelmiyor...

Tercümelerdeki rûhsuzluk, sathîlik: “cœur” ne demek?

Bu büyük nak̆îsesine rağmen, sâde, gündelik, fakat remzî bir dil kullanan ve bu yolla mânevî değerlere dikkat çeken bu eserin tercümesinde de tabiî ki bu husûsiyetlerin görülmesi, hissedilebilmesi l̃âzımdır. Hâlbuki, Türkçedeki bunca tercümeye rağmen, hiçbir mütercimin buna muvaffak olduğuna henüz tesâdüf edemedik. Bunun başlıca sebebi, eserin rûhuna k̃âfî derecede nüfûz edememek, daha doğrusu o rûha kalbî yakınlık duyamamaktır. Elbette buna, edebî tercüme san’atine vâkıf olmamak, kendinde edebî kâbiliyet, san’atk̃âr rûhu bulunmamak, bozuk bir dil kullanmak gibi âmiller de ilâve edilebilir. (Bu son husûsun biraz daha vâzıh ifâdesi şudur: Kendisi sığ, işlenmemiş olan, yânî târîhî derinliği bulunmıyan, uydurma olan, demek ki sahîh olmıyan, cebren dayatılıp yaygınlaştırılmış bulunan, gönülden neş’et etmiyen bir dille Küçük Prens’in derin mânâsı nasıl verilebilir?)

Meselâ eserde iki yerde “cœur” kelimesi mecâzî mânâda kullanılıyor ve bu kelimeye büyük ehemmiyet atfediliyor:

«Adieu, dit le renard. Voici mon secret. Il est très simple : on ne voit bien qu’avec le cœur. L’essentiel est invisible pour les yeux.»

« Mais les yeux sont aveugles. Il faut chercher avec le cœur. » (Saint-Exupéry, Le Petit Prince, XXI/72, XXV/81)

Bu cümleler, sahîh tercüme anlayışıyle, Türkçede şu sûretle ifâde edilebilir :

“Tilki ona: ‘- Elvedâ!’ dedi ve devâm etti: ‘- Şimdi sana sırrımı söyliyeceğim. Bak, benim sırrım çok basît: İnsan ancak kalbiyle iyi görür; hayâtta asıl mühimm olanı gözüyle göremez.’

“- Fakat gözler kördür. İnsanın kalbiyle araması l̃âzımdır.’

Sırf Türkçedeki tercümelerin eserin aslındaki üslûbu ve o üslûbun telk̆în ettiği derin mânâyı vermekden ne kadar uzak olduğuna bir misâl olmak üzere, bu cümlelerin Selim İleri tarafından yapılan tercümelerini nakledelim:

“- Hiç unutma beni... dedi tilki, işte söyleyeceğim sır. Yalın bir şey: Ancak yürekle bakıldığı zaman doğru görülebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.”

“- Ama kördür gözler. Yürek yordamıyla aramalı.” (Saint-Exupéry / Selim İleri, Küçük Prens, Ankara: Bilgi Ye., 2000, ss. 96-97, 106)

İleri’nin ifâde şekli, köksüz Yoztürkçeye uygundur ve her edebî eserden bekleneceği üzere okura bediî haz vermek yerine, onda ancak mânâsızlık, sığlık, yavanlık hissi uyandırıyor. “Cœur” kelimesini “yürek” kelimesiyle karşılamak ise, çok yanlıştır; çünki Türkçede bu hâllerde “yürek” değil, “kalb” veyâ “gönül” deriz; “yürek”i daha ziyâde ya bedendeki uzuv, ya da cesâret mânâsında kullanırız. (“Kalbsiz” ile “yüreksiz” arasındaki mânâ farkını hatırlıyalım!) Binâenaleyh bu tercüme, eserin rûhundan çok uzağa düşmüştür.

Şahısperestlikden kaynaklanan tahrîfk̃âr tercüme

Mâmâfih, buraya kadar üzerinde durduğumuz husûslar, esâs îtibâriyle, sâdece tercüme ilmi (traductologie) nokta-i nazarından âfâkî (objectif) bir değerlendirme kıymeti taşır ve dikkat çektiğimiz kusûrlarda bir sûiniyet değil, ancak mütercimin edebî tercümedeki kifâyetsizliği bahis mevzûudur. Oysa şimdi bahsedeceğimiz tercüme kusûru, ideolojik taassubla eserin sansür ve tahrîf edilmesidir ve hem tercüme san’ati, hem de ahlâkî cihetten asıl affedilmez olan, işte bu gayr-i ahlâkî tavırdır.

(https://www.modamuzayede.com/urun/8136959/dergi-cocuk-ve-yuva-i-aylik-aile-ve-cocuk-dergisi-yayinlayan-cocuk-esirgeme-kur) (https://phebusmuzayede.com/18197-cocuk-ve-yuva-dergisi-cumhuriyet-matbaasi-ankara-1953-1954-1-cilt-1-10-sayilar-bir-arada-resimli-sirt-kenari-haliyle-24x32-cm.html#mobileLive-1) (8.1.2025)

Ahmet Muhip Dıranas’ın Çocuk Esirgeme Kurumu nâmına imtiyâz sâhibi olduğu Çocuk ve Yuva; Aylık Aile ve Çocuk Dergisi’nin Mart 1953 târihli ilk sayısının kapağı ve birinci sayfası… Küçük Prens’in Dıranas tercümesi, bu mecmûanın bu ilk sayısından îtibâren on üç sayı tefrika edildi…

***

Türkceye 1950’li senelerden beri tekrâr tekrâr tercüme edilen ve edilmiye devâm eden Küçük Prens’in muhtemelen ilk tercümesi 1953’tedir ve Ahmet Muhip Dıranas’a âiddir. Hâlbuki eserde Türkiye’yle al̃âkalı öyle bir pasaj mevcûddur ki Dıranas’tan beri neredeyse bütün mütercimlerimiz bu kısma gelince, bir ânda, kendilerini ideol̃ojik taassuba kaptırıveriyor ve metni eğip bükmiye, olmadı makaslamıya başlıyorlar ve netîcede, eserin bu pasajda da tezâhür eden mesajı, derin mânâsı berhava edilmiş oluyor... Nitekim, târiz edâsıyle kaleme alınmış bu kısmın başlıca mesajı, ilmî faâliyet ile kıyâfet arasında bir münâsebet vehmedecek derecede sığlaşan, basîtleşen şekilci zihniyetin gülünçlüğü ve koca bir milleti cebren Avrupa’ya temessül ettirmek için îdâm cezâsına dahi mürâcaat etmekden çekinmiyen (yâni kültür jenosidi suçu işliyen) totaliter rejimin süflîliğidir. İşte bu kadar mühimm olan bu kısmı toptan sansür etmek veyâ çarpıtmak, bir bütün hâlinde eseri katletmek demekdir.

Eserin IV. Faslında yer alan bahis mevzûu pasajın sahîh bir tercümesi şöyle olabilir (“olabilir” diyoruz, çünki tercümede ve hele edebî tercümede tek bir sahîh ifâde şekli yoktur):

“Küçük Prens’in B 612 adlı yıldızımsıdan geldiğine dâir elimde ciddî delîller var. Bu yıldızımsı, bir Türk astronomu tarafından, 1909 yılında, sâdece bir def’a gözlenmiştir. (J’ai de sérieuses raisons de croire que la planète d’où venait le petit prince est l’astéroïde B 612. Cet astéroïde n’a été aperçu qu’une fois au télescope, en 1909, par un astronome turc.)

“Bu Türk astronomu, o zamân, bir Beynelmilel Astronomi Kongresinde keşfini isbât etmiye çalışmış, fakat üzerindeki millî kıyâfet yüzünden hiç kimseyi buna inandıramamıştı. Büyükler böyledir işte! (Il avait fait alors une grande démonstration de sa découverte à un congrès International d’astronomie. Mais personne ne l’avait cru à cause de son costume. Les grandes personnes sont comme ça.)

“Neyse ki sonradan B 612 adlı yıldızımsının şöhretini kurtaran bir gelişme olmuş, bir Türk diktatörü, halkına, aksine davrananların îdâmla cezâlandırılacağını îlân ederek, Avrupaî kıyâfeti kabûl ettirivermişti. (Heureusement pour la réputation de l’astéroïde B 612, un dictateur turc imposa à son peuple, sous peine de mort, de s’habiller à l’européenne.)

“Bunun üzerine, Türk astronomu, 1920 yılında, zarîf bir kıyâfet içinde tekrâr keşfinin isbâtına girişmiş ve bu sefer herkes onunla aynı fikirde olmuştu. (L’astronome refit sa démonstration en 1920, dans un habit très élégant. Et cette fois-ci tout le monde fut de son avis.) (Saint-Exupéry, Le Petit Prince, Paris: Gallimard, 1995, IV/19) (Müellifin kaydettiği târih, yanlıştır; 1925 olmalıydı…)