Bitmek tükenmek bilmeyen isteklerin galebe çaldığı, kanaatin ise hükmünü yetirdiği bir zihniyetin esirleriyiz bugün. Ahlaki değerlerin her alanda çöküşe geçtiği bir travma geçiriyor insanlık. Hem de, "Daha" türküsüne kurban edilen değerlerin, iştahla tüketilmesine eşlik edercesine. Berzah aleminde; "ben benim, sende sen" cevabının veren aklın, kalbimizle beynimiz arasına barikat kurduğu ise aşikar. Şairin değimiyle; "her istediğimizi elde etmenin bir şükürsüzlüğü" idi belki de tüm bu manzara.
İşte gah insani, gah vicdani, gah da dünyevi; sadece tüketime endeksli bu mantık, önceliklerimizi de değiştirdi. Hırs, ikbal, para ve refah beklentisi kapladı benliğimizi. Sevimsiz çıkarlar uğruna, türlü gerekçeler ürettik bir taraftan yalan/yanlış. Sonra da göstermelik faydalarla vicdanımızı rahatlatmayı seçtik günü kurtarmak adına. Böylece İnandığımız gibi yaşamaktan ziyade yaşadığımız gibi inanarak, ben milliyetçisi kesildi nefislerimiz. Geriye ise ne dostunu kendisine tercih eden bir kimlik, ne de kanaatin menfaatleri ötelediği bir atmosfer kaldı.
Kimse, bundan beri görmesin kendini dostlarım. Her ne kadar kabul etmesek te, materyalist çarkların dişlileri gibiyiz sanki. İç içe girmişliğimizden sebep, heybemizdeki kalan tek tük vicdani kırıntılar dahi küf tutmak üzere. Kaldı ki kapitalist felsefe enjekte edilen ruhlarda, insani reflekslerin dejenere olmaması da beklenemezdi. Çünkü seküşerleşmenin bizleri getirdiği son nokta, bu hususta inkarı reddedilemeyecek bir vasatta seyrediyor.
Anlayacağınız bu sonu gelmez arzuların sürüklediği girdap, çağımızdaki onulmaz yaraların tek müsebbibidir. O cihetle sakın ola ki, yine sebeplere sığınıp kolaycılığı seçmeyelim. Yani emperyalizmin, bazı subliminal ekranların, ekonomik saldırıların veya çağdaş Lawrence tarzı satılmışların ardına… Zira şeytan ve çocukları işlerini yapacaktır doğal olarak. Asıl mevzu ise buna karşı bizim ne yaptığımızdan ibaret.
***
Bu minvalde içinde bulunduğumuz dönem insanlık adına büyük bir fırsattır. Zira Rahmet damlalarının sağnak sağnak yağdırldığı bir demdeyiz. Yüce Kitabımızın indirilmeye başlandığı, Kadir Gecesini barındıran ve Dinimizin temel esaslarından orucun tutulduğu mukaddes bir iklim… Hasadını toplayacağımız manevi tarlamızın, bakım zamanı bir başka değişle.
Belki de faziletlerini saymakla bitiremeyeceğimiz Ramazan-ı şerife, "On Bir Ayın Sultanı" denmesinin asıl esprisi de burada yatıyor. Çünkü alışkanlıklarımızı hoyratça yapamıyor olmamız, vicdanları kanayan insanlığın özüne dönmesine imkan sağlıyor. Ateşle terbiyeye bile direnen nefisin, açlık imtihanıyla "ben fakir bir kulunum, sen benim Rabbimsin." şekline dönüşmesi bunun en bariz delili değil mi zaten.
O nedenle Ramazan'ı, sadece ibadet ve taat'ten ibaret sanmak hata olacaktır. Bununla beraber bir ruh eğitimi, ahlak tebdili, ciddi talim ve terbiye devresi olarak görmek te elzem. Yani ahlakın, dayanışmanın, saygının, sabrın ve kardeşliğin daha da güçleneceği bir idman şeklinde… Öyleyse yemenin-içmenin ertelendiği klasik mantıktan, daha fazlasını ihtiva ediyor diyebiliriz bu ay için. Bunu ise mideye, dile, ele, göze ve ayaklara oruç tutturmakla özetlemek mümkün.
Mesela mideye oruç tutturmak, hiçbir surette haram yememekten ibarettir. Dilden kasıt edilen; kişinin her daim hakkı söylemesini, hayatından da yalanı, iftirayı, dedikodu ve gıybeti çıkarması… Eldeki mana ise harama uzanmamak, helal kazanmak ve sadece kazandığı helalden yardımda bulunmayı ihtiva ediyor. Göz den murat; hakkı görmek ve gözetmekten öte bir şey olmadığı açık. Ayaklara gelince; söz konusu menfaati dahi olsa yanlışa, adaletsizliğe ve harama tevessül etmemektir kısaca.
Bu anlamda evvela şahsımızda yeşerecek ulvi bir dirilişin, müteselsile topluma, millete ve diğer paydaşlara da sirayet etmesi kaçınılmazdır. Böylece günümüzün emperyal hastalıklarından kurtulmamız işten bile olmayacak. Hülasa her şey Hz. Mevlana'nın; "Ne ben benim, ne sen sensin, ne de sen bensin… Hem ben benim, hem sen sensin, hem sen bensin" sözünü kavramakta gizlidir.
Vesselam…