Kadına yönelik şiddetin reklamı yapılıyor!..

Güncelleme: 04.12.2019 00:01

Kadına şiddetin kabul edilemez bir davranış sorunu olduğunun altını çizen Doç. Dr. Uludağ, medya yoluyla bu sorunun adeta reklamının yapıldığını ve şiddeti ortaya çıkartacak zeminin aileyi hedef alan düzenlemelerle oluşturulduğunu söyledi.

Bülent Çolakoğlu – MilatGazetesi.com

Küresel bir sorun olan kadına şiddet konusu gündemden düşmeyen bir kavram haline geldi. Gün geçmiyor ki bir haber bülteninde şiddete uğrayan bir kadın görüntüsü izlemeyelim veya sosyal medya sitelerinde bu tür görüntüler viral bir şekilde elden ele yayılmasın. Peki kadına şiddet mi artıyor yoksa şiddete uğrayan kadın görüntüsünün yayılması mı? Dizilerde ve sinema filmlerinde de sık sık işlenen kadına şiddet konusu, haber bültenlerinde ve sosyal medyada yer alan görüntüler bu kabul edilemez davranışa karşı bir direnç bir bilinçlenmeye mi yol açıyor; yoksa tam tersine bu şerrin yayılmasına mı? bu soruların cevaplarını  Düzce Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Emin Uludağ’a sorduk.

Son dönemde ‟kadına yönelik şiddet” yoğun bir şekilde konuşuluyor. Bunun sebepleri üzerine farklı fikirler öne sürülüyor. Siz kadına yönelik şiddetin arttığını düşünüyor musunuz?

Kadına yönelik şiddetin arttığını düşünmüyorum. Tabii ki kadına şiddet yoktur demek değildir bu. Lakin kadına yönelik şiddetin ekran boyutunun arttığını düşünüyorum. Öncelikle diziler ve sinemalarda bu şiddetin reklamize boyutu karşımıza çıkıyor. Ardından geleneği ve değerleri yok sayan ayrılıkçı eşitlik anlayışı şiddeti körüklüyor. Nihayette reel hayata yansıyor. Bunun temelinde erkeklik ve kadınlık tabiatını bozarak ortama terörize bir yaşam havası hakim kılıp ülkeyi bir bilinmezlik türbülansına sokmak eğilimi var. Panoramik baktığımızda bu tarz şiddet olaylarının arka planını toplumu bir bilinmeze sürükleyerek iktidar erkinin el değiştirmesi mühendislik çabaları yatıyor olabilir.

Elbette kadın ve erkeğin fıtratı hâlâ çözülmeyi bekleyen mucize bir yapı olarak duran bir kaostur. Bu kaosa düzen vermekse benzemeyenleri sadece değiştirerek bir araya getirmek olmamalıdır. Tam aksine her iki tarafın varlığını kabul eden  değişim bir gelişim olmalıdır. Rahatını bırakmayanın istikbali kazanamayacağını düşünmeli her iki taraf. Bunun adı ailedir. Lakin böyle bir ailenin kapitalist dünyada yeri yoktur.

Her türlü aşırılığı barındırabilen ve destekleyen kapitalist dünya ‘aile’ kurumunu neden barındıramıyor?

Aile demek adaletli yaşama atılan ilk adım demektir. Kaosa düzen vermeye çalışarak iktisatlı yaşamın düzenleyicisi olan ilk ve sürekli kurum demektir. İnsan medeniyetine en anlamlı üretimi sağlayan helal ve güvenli kurum demektir. Maddenin esiri değil maddeyi esir eden nadide kurum demektir. Şiddetin değil şefkatin yuvası demektir. Yetki ve sorumluluğun yaratılışın gereği gibi dağıtıldığı adil kurum demektir.

Aile huzura ve sakinliğe açılan bir sokak iken kapitalizm huzursuzluğa ve kargaşaya yol veren bir caddedir. Sokaklar ne kadar daralırsa, çıkmaz sokaklara dönüşürse hatta caddeye katılırsa kapitalizm o nispette yaşar. Lakin sokakların olduğu gibi varlığının devamı hatta yeniden restorasyonu caddenin alan açmasına ve boşlukları kendi alanına katmasına engel olur.

Kentleşme, sekülerleşme ve diplomalı sayısının hızla yayıldığını, büyüdüğünü görüyoruz. Kadına şiddet ile İslam’ı ve eğitimsizliği ilişkilendirmek isteyenler bu gerçeği görmüyor mu?

Kentleşmeden ziyade bir gettolaşmanın ve hızlıca yığınlaşmanın olduğu bir şehir hayatı hakim olmaya başladı ülkemize. Estetiğin sadece mimarimizden değil hayatımızdaki sanat, edebiyat, inanç hatta gündelik yaşamın en basit fiillerinden tutun en önemli fiillerine kadar uzaklaştığını görüyoruz.

Sekülerleşme denetlenemez arzular üzerinde tüketim kültürünün her türlü çeşidinde hızlıca yol alıyor. Bütün dünyada kadını seyrin ve hazzın ortak bir obje yaparak onu değersizleştiriyor. Hatta daha ileri giderek bir cinsel obje gibi kadını kullanıyor. Arzuları yerine gelmeyince her türlü şiddeti kadına reva görmeyi bir erkeklik hakkı olarak insanlığa sunuyor. Cam kırılıyor. Can inciniyor. Demir de bütün soğukluğuyla varlığını devam ettiriyor.

Diplomalı sayısının nicel olarak arttığını ancak nitel anlamını kaybettiğini görmekteyiz. Artan eğitimli sayısının  azalan erdemli ve edepli sayısıyla ters orantılı  bir hal aldığını görüyoruz. Her geçen gün eğitim erdemden ve değerlerden uzaklaşan gündelik pratiklere dönüşüyor. Eğitimin erdem ve edep kavramlarıyla ters orantılı olduğunu, diğer bir ifade ile eğitimli kişi sayısı ve eğitimin düzeyi arttıkça erdem ve edepten uzaklaşıldığını görüyoruz. İlkokula hatta anaokuluna kadar inen cinsiyetçi eğitim anlayışı hızlıca kaliteli eğitim anlayışını gölgede bırakıyor. Çocuklara bu yaşlardan itibaren hak adına ayrılıkçılık veriliyor. Özgürlük adına yalnızlık empoze ediliyor. Üretmek adına kendi ayakları üzerinde durmak denen başkasıyla hayatı paylaşmanın bir kompleks olduğu diretiliyor. Eğitimimizin bütün kademelerindeki bu cinsiyetçi anlayış bireyleri gittikçe birbirinden uzaklaştırıyor. Yaşamdaki yegane değerli varlığın eve getirilecek para olduğu zihinlere yerleştiriliyor. Kısacası bütün bireylerin evin dışında çalışması dayatılıyor.

Kadına şiddetle İslam’ı bağdaştırmak ya İslam’ı bilmemekten ya da İslam’a karşı savaş açmaktan başka bir anlayışın ürünü değildir. İslam başlangıçtan günümüze kadar kadın hakkında en devrimci tavrı takınmıştır. Kadın kimlik ve benliğini en onurlu ve anlamlı şekilde biçim ve içerik olarak tanımlamıştır. Mukaddes kitabımız doğrudan kadın (Nisa) isminde sure indirerek onun temel haklarını vahyi boyutla ortaya koymuştur. Efendimiz Veda Hutbesinde ve bir çok hadisinde kadının değerliliğini ve nasıl korunması gerektiğini tarif etmiştir.

Şiddeti tamamen eğitimsizlikle ilişkilendirmek bu konuda yapılan araştırmalara, TUİK verilerine, Aile mahkemelerinin kayıtlarına ulaşmamanın verdiği cehaletin ürünüdür.

Kadına yönelik şiddet uluslararası ve her insanı ilgilendiren bir sorun iken, sanki doğu ve İslam ülkelerinin sorunu imiş gibi sunuluyor. Batı kadınlar için cennet bahçesi gibi mi?

Şiddet, cinsiyete indirgenemeyecek kadar önemli, çerçeve kavramla mağdur öne çıkaramayacak kadar tüm tarafları etkisi altına alan trajik bir duygudur. Her insanın karşısında durması gereken can acıtıcı bir durumdur. Toplumsal cinsiyete indirgenerek taraflardan intikam alacak bir yapıya dönüşecek kadar da sinsi bir duygudur.

Şiddet duygusu ile mücadele edilirken bütün ilimler, her toplumun var olma nedenleri olan kadim değerler kale alınarak üstesinden gelinebilir. Sadece bir hukuki düzenlemeyle çözülemeyeceği bilince çıkmadıkça şiddet her dönem hakim duygu olarak kalır kendiyle uğraşanları da aptallaştırır.

Şiddet evvela kendisi bir problemdir. Ne zaman kendisinin bir problem olduğu insanlık tarafından zihnen ve ruhen anlaşılırsa o zaman beden tepkisiz kalır veya o yola yönelmez. Bu nedenle şiddet kimden kime gelirse gelsin bir insanlık suçudur.
İslam dini vahyi kaynakları ve peygamberi uygulamalarıyla şiddetin bir problem durum olduğunu daima ifade eder. İslam dünyasındaki şiddet problemi İslam’dan değil insandan kaynaklanmaktadır. Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalâtını efalimizle izhar etsek ya da biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek zaten böyle bir problemimiz olmayacak.

Batı dünyasında bu konuyu iki bağlamda ele almak gerekir. Biri, skolastik düşünceden ve sanayinin üretim deneği olmaktan kadını kurtarmaya çalışan paradigmalardır ki bunlar anlamlı ve olumludur. Tahrif edilmiş dinlerin oyuncağı haline gelmiş, her türlü şiddeti uygulamayı normal saymış sapkın fikirler yığınına aydınlanma veya hümanite adıyla açılan insani pencerelerdeki batı kanonik metinleri bunlarla anlamlı hale gelmiştir. Diğeri bir arzular çukuru ve erkek libidosunun sürekli yansıdığı aynadır. Kadının ruh ve estetik boyutundan ziyade bedeninden istifade etmeyi temel esas alır. Hem tükenen hem de tüketen konumdadır. Eşitlik adı altında en büyük adaletsizlik yapılıp mizacı tahrif edilir. En arzulu oyuncak haline getirilir. Romanlar, tiyatral metinler ve sinemaya uyarlanış biçimleri bunun bir delilidir.

İşte batıda kadın bu iki bağlam arasında hayata tutunmaya çalışır. Varlığını devam ettirmek için sürekli bedeniyle uğraşıp ruhunu ihmal eder. Zannımca bu tarafıyla da en büyük şiddete maruz kalmış olur. Tam da bu zaviyeden baktığınızda batıda hayat kadınlar için bir cennet bahçesinden ziyade hayata tutunmak için her yaşta bedenen mücadele etmenin şart olduğu bir çatışma iklimidir.

İslam kadını nasıl tanımlıyor? Kadını dünya hayatında nereye koyuyor?

İslam dini kadından önce insanı tanımlıyor. Varlık içindeki zorunlu tekliğinin hem ne kadar kıymetli hem de ne kadar zahmetli olduğunu ortaya koyuyor. Kur’an-ı Kerim’de sürekli ve en etkili hitap ey insanlar diye başlar. Bu tanımlamada ortaklık vukuunu men etmeyen şey insanlık paydası ve tümelidir. Erkeğin ve kadının ontolojik olarak yaratılıştan getirdikleri hususiyetleri bu insan tümel tanımının içindedir. Sonra Müslüman Kadın’ı tanımlıyor. Bu tanımda aile kurulurken sahip olduğu hakları, miras hukukundaki hakları, ailenin problemleri durumunda çözüm için nasıl haklarının olduğunu ve kadınlığın zirve gerçekleşim örneklerinin öncelikle Hazreti Meryem örneğinde olduğunu ortaya koyuyor. Sonra kadınlıktan öte olan zirvenin adının annelik olduğunu bunun da büyük bir ayrıcalık sebebi olduğunu izah ediyor. İleri yaş grubuna gelince de hürmet denilen en anlamlı limanda kendisini güvende hissetmesini emrediyor.

Şunu belirtmek isterim ki İslam dini Allah’ın en sevmediği helal olan boşanmayı kabul etmesinin en temel nedeninin kadına karşı şiddeti menetmesidir diye düşünüyorum. İnsan en mükerrem varlıktır. Onun en latif ve nazik olanı hem de sevilmeye layık olanı ise kadındır. Ancak İslam dini vasat yani her zamanın en geçerli değeri olan ortalama kıymeti sürekli tavsiye etmiştir. Kadının ve erkeğin önüne imanın altı şartını ve İslam’ın beş şartını getirince örtük olarak bir altıncısını yani haddini aşmamayı koymuştur. Allah da haddini aşanları sevmez. Şiddetin çoğunluğu haddi aşmaktan ve durmamız gereken sınırı bilememekten kaynaklanıyor zannımca.

Her hususta en güzide rehberimiz olan Peygamber Efendimizin (sav) kadınlarla ilişkisi nasıldı? 

Evvela bir insan gibiydi. Hem de sade bir insan gibi. Sonra bir Müslüman ama peygamber olup en güzel örnek olan bir Müslüman gibiydi.

Efendimizin hücre-i saadetleri bir okul kendisi bir öğretmen eşleri de birer katip gibiydiler. Ümmetin bütün aile ilişkilerinin en zeki muhatapları, sevgi ve şefkat rol modeli olmanın uygulama alanlarıydı. Efendimizin eşleri ümmetin anneleri olduğu gibi kendisi de onların en yakın arkadaşı ve can yoldaşıydı.

Şunu belirtmek isterim ki Allah’a ve ahirete tam inanmayanlar bir çok alanda olduğu gibi efendimizin kadınlar(ıy)la olan münasebetlerini de anlayamazlar.

Efendimiz kadınlara Allah’ın emaneti olarak bakarken kendi eşlerinde bu emanete nasıl sahip çıkılırın modellerini gösterdi.
Elbette Efendimizin hiçbir sünneti yoktur ki altından bir hikmet çıkmasın. Hiçbiri diğerinden ayırt edilmezler. Beni en çok etkileyenleri ise ayetleri tefsir eden hadislerdir. Mesela (Zâriyât 49) düşünüp ibret alasınız diye her şeyden iki eş yarattık ve (Yâsîn 36) yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mâhiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allâh’ı tesbih ve takdis ederim ayetlerinin bir nevi tefsiri olan kadınlar erkeklerin diğer yarısıdır hadisi bunların arasındadır.

Tam da burada kadının dövülmesi ile ilgili hüküm hakkında fikrinizi öğrenmek isterim.

Konuştuğumuz diğer konular gibi bu konu da ehli ihtisasın meselesidir. Elbette söz onlarındır. Ancak dinini öğrenmesi gereken bir  Müslüman olarak şu kadarını söyleyebilirim.

İyi ve kötü niyetli batılıların, sureten medeni fikren mazinin en derin derelerindeki Müslüman gibi görünen batı hayranlarının, dinin ruhunu anlamayan ve dini hükümleri yanlış uygulayan bağnaz inanç sahiplerinin dillerine doladıkları Nisa suresinin 34. ayetidir. Bu ayetin en büyük müfessiri ve uygulayıcısı olan Peygamberimizin uygulamaları ise tamamen göz ardı edilmektedir. Hz. Aişe validemiz şöyle diyor: Resulüllah (sav), Allah yolunda cihad hariç eliyle hiç kimseye vurmadı. Ne bir kadına, ne bir hizmetçiye!  Biliyor musunuz savaşta esir alınan kadınlara dahi şiddeti yasaklayan bir peygamberin ümmetiyiz! Efendimiz kadınları dövmek şöyle dursun onların değerliliği noktasında insanlık tarihinde en büyük devrimi yapmış ve Kur’an-ı Kerim’de kadının gerçek hüviyetine bütüncül bakarak insanlık iklimindeki en anlamlı konumuna yerleşmesi için yaşantısıyla konuya açıklık getirmiştir. İslam alimleri bu ayetin tefsirlerini yaparken Efendimizin yaşantısını esas alıp buradaki kadın dövülme meselesinin ancak bu örnekler doğrultusunda izah edilebileceğini söylemişlerdir. Arapça ilminin ve gramerin detay bilgilerini vererek duruma açıklık getirme yoluna gitmişlerdir.

Açıkça söyleye bilirim ki hiçbir beşeri kanun şiddeti engelleyemez. İllaki ilahi kanun illaki vahyi düsturlar ve uygulama şekilleri bunları engelleyebilir.

Bugün kadınlar üzerinden yürütülen tartışmada ve kadınların yaşadığı sorunlarda İstanbul Sözleşmesi’ni nereye koyuyorsunuz? Sizce bir numaralı suç aleti İstanbul Sözleşmesi mi?

İstanbul sözleşmesi ile ilgili daha önce köşemde yazmıştım. Bu topraklarda erkek yanlışlıklarını fırsat bilip bütün erkekleri cezalandırmaya çalışan erkekleşmiş kadınların ve kadınlaşmış erkeklerin güç birliği yaptığı bir gizli antlaşma gibi duruyor İstanbul Sözleşmesi.

Metafordan anlamayan, simge veya sembol ilminin semtinden geçmeyenlere İstanbul ismiyle dayatılan bu sözleşme tarihsel bir intikamın tahakkuku projesidir de denilebilir. İstanbul Sözleşmesi bir aile katili gibi duruyor. Toplumsal cinsiyet ve farkındalık adı altında şiddeti kalkan göstererek yaratılışa aykırı olan fiili eşitliği sağlamak istiyor.

Adaleti ortadan kaldırmak niyetiyle kadını yuvasından uzaklaştırıp aileyi yok etme niyetli bir söz vermedir. En yaman çelişkisi cinsiyet temelinde adalet yerine eşitliği esas almasıdır. Keza eşit olan her zaman adil olmayabilir. Cinsiyet veya pozitif ayrımcılık adı altında ailenin kanonik tanımını ve kadim değerlerini yok sayarak hatta aile diye bir kavram kullanmayarak dayatılan batı yozlaşmışlığının ve kendimize yabancılaşmanın adıdır İstanbul Sözleşmesi.

2014 yılında imzaladığımız bu sözleşme baştan sona cinsiyetçi bir yaklaşım bakışını hakim kılan, çelişkiler yumağı, kadınlar üzerinden erkek egemenliğini sürdüren, çocuk derken ailesiz çocuktan bahseden yoz durumların, ev içi kavramını aile yerine kullanarak aile kurumunu tamamen yozlaşmış yeni tanımla ortaya koyma gayretidir. Yüzümüzü batıya döndüğümüzden beri batının bize dayatma olarak kabul ettirdiği kanunlar kültürel ve toplumsal yapımızı koruyan değil bizzat bozan ve yozlaştıranlar arasındadır İstanbul Sözleşmesi.

Bugün örneğin gündüz iş yerine gidip akşama kadar hizmet eden bir kadını, ‟çalışan kadın, üreten kadın, güçlü kadın” vb. sıfatlarla överken; kocasına ve çocuklarına hizmet eden kadını ise aşağılayan bazı kesimler var. Zihinsel bir akıl yürütme problemleri yok ise sizce bu bakış açısının kaynağı nedir?

Burada sadece bir zihinsel problem yok aynı zamanda kadını değersizleştiren ve onu yetkilendirme yerine sorumsuzlaştıran bir art niyet var. Ben bu konuda yüzyıllık bir yanlışın çetrefilli olarak devam ettiği kanaatindeyim. Öncelikle İslam dinine göre ilim öğrenmek her müminin üzerine farzdır. Lakin evi geçindirmek erkeklere farzdır. Evin içindeki hayatı düzenlemek ve yaşanılır kılmak da kadınlara farzdır. Bu nedenle ev kadını sıfatı küçümsemenin tam aksine en itibarlı kadınlık mesleği oluvermiştir.

Bilgili ve donanımlı kadın evin içini en yaşanılır hale getirecektir. Dışarının tükenmişlik sendromuna kapılmadan içerinin estetik huzurunu oluşturacaktır. İlimle meşgul olan hatta bu ilmin arkasında bir etiket elde eden kadın bunu bir parasal faydaya dönüştürmek zorunda değildir. Gel gör ki bu durumu ne Müslüman kadınlar ne de erkekler kabul etmekte ve insani boyutunu anlamaktadırlar.

Ruh sağlığı yerinde olan, kültürel ve sanatsal becerileri gelişmiş hatta ilmi payelere sahip on kadından dokuzu kendini çalışmak zorunda hissediyor veya öyle hissettiriliyor olabilir. Kendi içindeki çelişkiyi İslam’a bağlıyor. Haddini aşıyor ve huzursuz oluyor. Yüklenmemesi gereken yüklerin altına giriyor ve çatışmalı hayata adım atıyor.  Bu çatışmalı hayata atılmasının haklı gibi görünen sebepleri olabilir. Mesela kocasının kazancını başına kalkacağı yanlış zannı hatta bunu bazen gerçekleştiren hocaların, kendi kazancının daha mutluluk verici olacağı düşüncesi, geçim sıkıntısının zorunluluğu, israflı hayatın normalleşmesi, helal ile haram arasındaki çizginin kalkmasıyla modern hayatın her arzusunun burada tattırılmasının zorunluluğunu hissetmesi, hem cinsiyle olan rekabette galip gelme dürtüsü, kazancın oluşturduğu yıpranmışlığın görülememesi vb.

Devletin en büyük yanlışlığı ise istihdamda kadının yüzdeliğinin artırılmasıyla şiddetin çözüleceği anlayışıdır. Çalışan kadın üreten ve güçlü kadın olma yerine tam tersine hızlıca tükenen gittikçe zayıflayan kadın profili üretmeye başladı. Evdeki sorumluluğun üzerine bir de dışarıdaki yük binince erkek de bu yükü paylaşmak yerine aynı sorumluluğu bekleyince evdeki şiddet sokağa taştı. Neredeyse ülkemizde kadın çalışır erkek evde oturur vaziyete geldi.

Efendim zatı alilerine özet olarak şunu söylemek istiyorum. Mesele sadece kadına şiddet meselesi değildir. Bu bir toplumsal sorundur. Toplumumuz neredeyse şiddet toplumuna dönüşmek üzeredir. Aileden başlayıp, okulda devam eden, sokakta sıradanlaşan, ekranda zevk duyulan, askerlikte yoğunlaşan, öğretmenden hekime kadar yönelen bir şiddet var. Hata görünmeyen ama yön değiştiren bir şiddet var artık toplumumuzda. Mesela kadından erkeğe, çocuktan ebeveyne, öğrenciden öğretmene vs. yönelen bir şiddet var. Köklü bir tartışma yerine belirli kesimlerle ilgili tartışma, sorunu bütüncül görmemizi ve çözmemizi engelliyor.

Bence herkes yetki ve sorumluluk alanlarını bilip  fıtratının gereğini yerine getirirse bir çok şey çözülür. En başta şiddet çözülür.
Adaletli toplum temel ihtiyacımız, en güvenli liman olan aile vaz geçilmezimiz, işi ehline vermek olmazsa olmazımız, sevgi ve şefkat gönül, ilim ve hikmet de kafa dilimiz oldukça şiddet ve türevleri hiçbir semtte barınmaz.

Sadece kadına dönük zihniyetin değil erkeğe dönük zihniyetin de değişmesi, yaratılışın ontik olarak kabulü ve ona göre beşeri bir sistemin tesisi bu şiddeti en aza indirgeyecektir. Yaklaşık üç yüz yıllık bilgi medeniyeti şiddeti artırırken hikmeti hep göz ardı etti. Bilgi toplumunun güzelliklerinden istifade edip kadim hikmet toplumlarının ve teolojik gerçekliklerin yeniden hayata taşınmasının da şiddeti en aza indirgeyeceği kanaatindeyim.

Şiddetin antişiddeti eğitim-adalet-inançtır vesselam.

Mehmet Emin Uludağ kimdir?

1972 yılında Ahlat’ın Yeniköy mezrasında doğdu. 1991’de lise, 1997’de lisans, 2002’de yüksek lisans, 2008’de doktora öğrenimini tamamladı. 1998 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümüne Araştırma Görevlisi olarak girdi. 2008 yılında Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümüne Yrd. Doç. Dr. olarak atandı. 2015 Ekim döneminde Yeni Türk Edebiyatı alanında Doçent oldu. 2016 Şubat döneminde Düzce Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalına doçent olarak atandı. Halen aynı üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Garibanın ahı yakar

Vatandaş 'Kanal İstanbul' hakkında ne düşünüyor?

Şimdi İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs düşünsün! Türkiye East-Med'i tamamen bitirecek!

Sıcak savaş İran için yıkım olur
Eyüpsultan bir inanç merkezi

'Jeoloji onay veriyor; 'Kanal İstanbul' depremi tetiklemez'

Montrö Anlaşması Kanal İstanbul'a engel değil

Mehmetçik barışın teminatı olacak