S.4443 Kıskacında Doğu Akdeniz (2)

Geçtiğimiz hafta bu köşede, Washington koridorlarında pişirilen S.4443 kodlu tasarının Doğu Akdeniz'de nasıl bir "mevzuat ve koridor savaşı" kurguladığını ve Türkiye'yi bölgesel denklem dışında bırakmayı hedefleyen sinsi çerçevesini ele almıştık. Ancak asıl soru hâlâ masada cevap bekliyor: Washington'da hazırlanan bu kağıt üstündeki senaryo, sahanın ve denizin realitesinde gerçekten uygulanabilir mi?

Bu hafta; S.4443'ün hukuki ve jeopolitik sınırlarını, dayatılan enerji ve ulaştırma koridorlarının sahadaki rasyonalitesini ve Ankara'nın masasındaki diplomatik, hukuki ve stratejik karşı hamleleri değerlendireceğiz. İlk olarak hukuki sınırlardan başlayalım:

Türkiye ve ABD, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmayan bir devletlerdir. Normal şartlarda kendisinin de taraf olmadığı bir sözleşmenin kurallarını ve sınırlarını, S.4443 mevzuatı üzerinden üçüncü bir ülkeye, yani Türkiye’ye dayatamaz. Dolayısıyla bu yasanın uluslararası hukuka göre en baştan meşruiyeti sakattır.

S.4443 kapsamında Washington-Atina-Tel Aviv hattında öne çıkarılan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa) ve Deniz Altı Elektrik Hattı (Great Sea Interconnector) projeleri, lojistik ve finansal açıdan coğrafyanın gerçekleriyle çelişmektedir. Pazar ekonomisinin değişmez kuralıdır; ticaret her zaman en ucuz, en hızlı ve en güvenli yolu seçer. Bölgedeki en rasyonel, kesintisiz ve ekonomik rota ise, Türkiye’dir.

Türkiye’de bazı yazarlar, Irak ile yürütülen Kalkınma Yolu Projesi’nin bir Amerikan projesi olduğunu iddia ettiler. Hâlbuki ABD, S.4443 tasarısı ile batı eksenli IMEC hatı kurumsallaştırmak istemektedir. Ticaret gemileri, İsrail’in Hayfa Limanı'na ve GKRY kontrolünde Yunanistan’a ulaştırmak istenmektedir. Türkiye tam aksine Kalkınma Yolu ile bu planı karadan bozacak alternatif küresel bir ulaşım hattı üretmektedir. Basra Körfezi’nden çıkan bir tır, Türkiye üzerinden Doğu Akdeniz’deki Mersin ve İskenderun limanlarına bağlanacaktır.

Kalkınma Yolu’nun bir 'Amerikan tasarımı' olduğunu iddia edenler, jeopolitiğin diyalektiğini okuyamayanlardır. Kalkınma Yolu, coğrafyanın Ankara ve Bağdat eliyle Batı dayatmalarına verdiği en rasyonel millî bir cevaptır. Unutulmamalıdır ki deniz jeopolitiği sadece savaş gemilerinin namlularıyla yürütülmez.

Bir denizin arkasındaki kara parçasını ve limanları küresel ticaretin kalbi haline getirirseniz, o deniz üzerindeki askeri ve hukuki iddialarınız da küresel bir meşruiyet kazanır. Kalkınma Yolu sayesinde küresel ticaret Türkiye'nin Akdeniz limanlarına aktığında, Batı dünyası ve küresel sermaye Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki istikrarına ve kıta sahanlığı güvenliğine muhtaç kalacaktır. Zira Akdeniz'in derin suları, kağıt üstündeki siyasi zorlamalara teslim olmayacak kadar gerçekçidir.

Ancak şu hayati endişeyi de tarihe not düşmek mecburiyetindeyiz: Masaları devrilen şer odakları, bu sinsi kuşatmanın karadan yarılmasını sessizce izlemeyecektir. Önümüzdeki süreçte, Kalkınma Yolu’nu baltalamak için, Irak ve Türkiye’nin üzerine daha fazla gelecekler. Ankara ve Bağdat, bu hattı sadece asfalt ve raylarla değil; ortak bir güvenlik ve istihbarat kalkanıyla da tahkim etmek zorundadır.

Bu bağlamda Türkiye için, iki stratejik konu aciliyet arz ettiğini görülmektedir. Birincisi, IMEC’in lojistik illüzyonunu tamamen çökertecek olan Kalkınma Yolu Projesi’ni mümkün olduğunca hızlı bitirmek, ikincisi, KKTC'deki askeri üsleri tahkim etmektir. Şayet bunlara bir de Mısır ile Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması eklenirse, Doğu Akdeniz’deki Türk mührü sökülemez hâle gelecektir. Coğrafi avantajlarını, sahada ürettiği askeri-diplomatik gücü iyi stratejilerle birleştiren bir Türkiye, S.4443 planlarını Akdeniz'in derin sularında boğabilir.