YAZARLAR

Tüm Yazıları Sabri Gültekin

Kâbe âşıkları Eyüpsultan’da

25.11.2019 00:02

“İnsanlar içinde Haccı duyur; gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler”(Hac, 27) çağrısının yapıldığı günden beri İbrahim’in milleti, Son Peygamber’in ümmeti su gibi aşk menziline akıyor. “Hacerü’l Esved’de  kulluk misakını tazeleyip, “ben” olarak girilen sonsuzluk girdabında “küllî”ye ulaşılarak, “hakikat”e erişiliyor.

Dinî inanç güdülerek kutsal mekânlara gerçekleştirilen yolculuklar; en eski, en meşakkatli ve en uzun yolculuklar olarak daima tarih sayfalarında yerini almıştır. Bu yolculukların en önemlisi, İslâm dininin beşinci şartı olan “Hac”dır.

Tarihî olgusu Hz. İbrahim’e kadar uzanan bu yolculuk sayesinde dünya Müslümanları zaman ve mekân şuuruyla kendilerini yeniden keşfetme imkânı bulmaktadır. Bu yönüyle Hac; arınma ve dirilmenin miladıdır.

Arşın altında kurulmuş olan ilk ev Beyt-i Âtik

Yaşadıkları ve sevdikleri her şeyi arkalarında bırakarak yeryüzünün çekim merkezine yönelenlerin “bilgelik şuuru” ve “sabır” azığıyla varacakları nihaî hedef, arşın altında kurulmuş olan ilk ev Beyt-i Âtik’tir.

Burası Allah’ın yeryüzündeki evi Beytullah’tır.

Burası şehirlerin anası Mekke’nin kalbidir.

Burası âlemlere rahmet olarak gönderilen “Son Peygamber”in, aşkıyla yanıp tutuştuğu gurbetidir.

Burası insanlığın hidayet ve bereket sembolüdür.

Burası “ihtiyaçlılık bahçesi”nden “ihtiyaçsızlık bahçesi”ne açılan kapıdır.

Burası hem mal, hem de bedenleriyle cihad edenlerin; dağları, taşları, ovaları, vadileri, ırmakları, ummanları aşarak gelip gölgesine sığındığı Kâbe’dir.

Burada Melekler semada Beyt-i Ma’mur’u tavaf ederken, tam altında da Allah’ın halifeleri tevhid girdabında birer anafora dönüşür. Ve sırlarla donanmış yolculuk sahnesinde ibret dolu görüntüler yeniden canlanır. Bu canlandırmayı doyasıya yaşayabilmenin yolu “Kutsal Topraklar”da cereyan eden dinî, tarihî, coğrafî ve sosyal olguları iyi algılamaktan geçer.

 

Hiçbir yapı Kâbe gibi gönüllerde taht kuramadı

Mekke; haremine sığınan her canlının emniyette olduğu, kıyamete kadar güneşi parlayacak olan kadim belde. Mescidü’l Haram’ın ortasındaki yer Kâbe ise Rahmet nehirlerinin varacağı en son nokta.

Dünya kuruldu kurulalı gözler ne saraylar, ne köşkler, ne mâbedler gördü. Fakat onca ihtişamlarına rağmen hiçbirisi Kâbe gibi gönüllerde taht kuramadı. Ve arının bal yapmak için kovanın etrafında oğul vermesi misali bu kadar insanı çevresinde toplayamadı.

Kâbe-i Muazzama; varlığımızın, aşkımızın, imanımızın, namazımızın, gece ve gündüzümüzün velhasıl ömrümüzün kıblesi. Dünyanın en büyük medeniyet merkezi.

 

Seferden zaferle çıkanların aşk menzili

Safâ’dan Merve’ye ana Hâcer gibi telaş içinde koşup, biricik İsmail’e verilen “zemzem”dem kana kana içerek Rabbe şükretmek…

Hira’daki vahyi dinleyip, kuşların yuva yaptığı Sevr Mağarası’na hicret etmek…

Arafat’ta kendimizi bulup, Meş’arü’l Haram’da aşka dalmak...

Minâ’da şuur zırhını kuşanıp İblis’i yok etmek!..

Ve seferden zaferle çıkıp yeniden aşk menzilin(d)e dönmek…

Yine, yeniden bir kez daha Kâbe’ye, onu yücelten örtüsüne yüz sürmek…

Bir daha… Bir daha… Sonsuza dek.

 

Son 70 yılın bütün Kâbe örtüleri sergileniyor

İnsan bırakın Kâbe’yi, örtüsünü görünce bile tarifsiz bir heyecana kapılıyor.

Bu heyecanı yaşamamıza vesile olan ise, İnsan ve Medeniyet Hareketi koordinatörlüğü ile koleksiyoner Bekir Kantarcı tarafından “Kâbe Örtüleri ve Kâbe Yolunda Hatıralar” sergisinin Eyüpsultan Bahariye Mevlevihânesi’nde ziyarete açılmış olması.

İlk sergisini 28-31 Mayıs 2019 tarihleri arasında Yalova Kent Müzesi’nde açan Kantarcı’nın çeyrek asrı aşkın süredir biriktirdiği Kâbe örtüleri ve Kâbe’ye dair hatıra eşyalardan oluşan özel koleksiyonu, sanatseverlerin beğenisine sunuldu.

Kiswah Kültür Sanat ve Mücevherat firmasının kurucusu Bekir Kantarcı, 1992 yılından beri yaşadığı Suudi Arabistan’da Kâbe örtülerine ilgi duymaya başlamış.

Uzun uğraş ve gayretlerle son 70 yılın bütün Kâbe örtülerine ulaşmayı başarmış. Koleksiyon heyecana bir türlü engel olamayan Kantarcı, zaman içerisinde Kâbe örtüsünün tarihi arka planını, nasıl gelişmelerden geçtiğini öğrenerek işi eksper olmaya kadar götürmüş.

Cahiliye döneminden beri devam eden Kâbe’yi örtme geleneği, Peygamber Efendimiz döneminde de devam etmiş. Bu gelenek Abbâsîler döneminde örtünün üstünde hat yazıları işlenmesiyle farklı bir boyut kazanmış.

 

Hac yolculuklarına dair hatıra eşyaları da sergide

Kantarcı’nın biriktirdiği parçalardan oluşan koleksiyonu Mekke’deki İslâmî Dinar Müzesi tarafından sertifikalanmış Kâbe örtülerini ve Hac yolculuklarına dair hatıra eşyaları barındırıyor. Örtüler arasında farklı dönemlere ait Kâbe’nin iç kısım örtüsü, Hazreti Muhammed’in Kabr-i Şerif örtüsü, Kâbe’nin dışını sarmalayan Kisve-i Şerif gibi parçalar bulunuyor. Üzerindeki yoğun emek ve ince zanaatkarlık ile başlı başına bir şaheser niteliğindeki, tezgahlarda dokunulduğunda sıradan bir kumaş olan bu örtüler, Kâbe’nin taşlarına dokunduğu anda Müslümanlar için çok değerli Kisve-i Şerif’e dönüşüyor. Her sene yenilenen örtü üzerine Kur’an-ı Kerim’den ayetler, 200’den fazla yetenekli nakkaş tarafından saf altın ve gümüş ipliklerle örtünün üzerine ustalıkla işleniyor. 14 metre boyundaki örtü bittiğinde 120 kilogram gümüş ipi üzerinde taşıyor ve toplam ağırlığı 650 kiloyu geçiyor.

Sergi, farklı dönemlere ait örtüler aracılığıyla Kâbe örtüsünün tarihinin yanı sıra Emevîler, Abbâsîler, Memluklar ve Osmanlı dönemi örtülerindeki farklılıkları da gözler önüne seriyor ve bu sayede zamanla değişen kültürel ve sanatsal yaklaşımlara ışık tutuyor.

Sergide, İstanbul halkından Mekke ve Medine'ye gönderilen hediyeler, Osmanlı'da her yıl Kâbe örtüsünün gönderilme seremonisi olan Surre Alayı’na ait sandıklar ve bu sandıklara konulan ferâşet çantaları gibi birçok değerli parça bulunuyor. Kâbe örtülerinden örneklerin sunulmasının yanında Osmanlı’nın Medine ve Mekke’ye olan hayranlığını en güzel şekilde ifade eden Surre Alayları ve mahmil-i şeriflere yer veriliyor. O dönemden kalma mahmil-i şerifler, İstanbul’dan Mekke’ye gönderilen Kâbe örtülerinin taşındığı sure sandıkları, İstanbul halkının Mekke ahalisine teberrüken gönderdiği hediyeler ziyaretçileri âdeta o döneme götürüyor.

 

Yükü iman olan kervan; Surre Alayları

Evet bir zamanlar Surre Alayları vardı. Yükü iman olan bu kervanların yolculuğu, Topkapı Sarayı’ndan başlar, Hicaz topraklarında son bulurdu.

Birinci Dünya Savaşı’nda Haremeyn ile irtibat kesilinceye kadar devam eden bu gelenek; asırlar boyunca bu milletin hediyelerinin yanında, sevgi dolu gönülleri ve selamları Mekke ve Medine’ye taşıdı. İngilizlerin, Hicaz Bölgesi’nde Osmanlıya karşı kışkırttığı Şerif Hüseyin ve casus Lawrence’nin kirli oyunlarına direnen Fahrettin Paşa, Surre Alayları’nın asırlardır “Kutsal Topraklar”a taşıdığı değerli hediyelerin büyük bir bölümünü yağmadan kurtararak, İstanbul’a geri gönderdi. Onun içindir ki, Fahrettin Paşa’nın destansı “Medine Müdafaası”nda “Surre”leri unutup, İngiliz altınlarına teslim olanların adaletsizliği içimizi acıtıyor. Mekke ve Medine’de saf saf olmuş fakirler, yolumuzu bekliyor. Ve hâlâ Surre Alayları ile teberru gönderen “Mekke ve Medine’nin Hizmetkârları” için dualar ediliyor.

Sergi salonunu saygıdan yalınayak gezenler var

 “Kâbe Örtüleri ve Kâbe Yolunda Hatıralar” sergisinde 1900’lü yılların başında Mekke’den getirilen koku, gülâbdân, zemzemlik gibi orijinal hediyelikler ve antikalar, ayrıca Medine’den İstanbul’a getirilen mukaddes emanetlerin replikaları da sergileniyor. Mekke-i Mükerreme’den topraklar, Haremi Şerif’teki Osmanlı revaklarından parçalar, yine milletimizin Mekke’ye olan hayranlığını ve sevgisini ifade eden son 100-200 yıllık tablolar, resimler, fotoğraflar, gravürler insanları o mekanın manevi atmosferine taşıyor.

Sergiye yolunu düşürenler, Kâbe’nin örtülerine dokunarak o kutsal beldenin kokusunu duymanın ve hissetmenin mutluğunu yaşıyor. Hatta bazıları gözyaşları arasında öyle bir ruh haline bürünüyor ki, mekânı saygıdan yalınayak geziyor. Kâbe’ye olan saygının tezahürü bu sergide kendini gösteriyor.

8 Kasım’da sanatseverlere kapılarını açan ve 24 Kasım’da sonlandırılması planlanan sergi, yoğun ilgiden dolayı ay sonuna kadar ziyaretçilerini ağırlayacak.

 

***

KÂBE ÖRTÜSÜNÜN TARİHİ

Kâbe’yi örtme geleneği İslâm öncesi dönemlerde de vardı. Kâbe’ye ilk örtü giydirenin Yemen hükümdarlarından  Ebû Kerib Es’ad olduğu ve Hz. Peygamber’in de Kâbe’ye Yemen libası giydirdiği rivayet edilmiştir. (El-Ezraki, 1,255; 1980)

Hadis kaynaklarında Peygamber Efendimizin Kâbe’ye üç defa örtü giydirdiği rivayet edilir. Yine bazı kaynaklarda Hz. Peygamber döneminde Kâbe’nin Ramazan ayında beyaz örtü ile örtüldüğünden bahsedilir.

Sonraki dönemlerde Hz. Ömer ve Hz. Osman da Kâbe’ye “kıbatî” denilen Mısır örtüsü giydirmiştir. Daha sonra gelen halifeler renk ve kumaş olarak farklı türlerde, önceleri beyaz diba, sarı ve yeşil ipek kumaşlardan yapılan örtüleri giydirirken, Abbâsiler döneminde siyah ipekten yapılan örtüler kullanılmıştır. Bu siyah renk daha sonra günümüze kadar gelen en kalıcı renk olmuştur.

Günümüze ulaşan işlemeli en eski Kâbe örtüsü Memlûk dönemine aittir. Dinî metinleri ipeklerle kumaşa dokuma geleneği 14. yüzyıla kadar uzanır.

Dönemin muktedirleri ve önemli şahsiyetleri de Kâbe örtüsü üzerinde kendilerinden ve dönemlerinden izler bırakarak bu mübarek kumaşı tarihin belirli dönemlerini nakleden dini, sosyal, ekonomik ve kültürel bir yazıt haline getirmişlerdir.

Abbâsi hakimiyeti sonuna kadar Bağdat’tan gönderilen Kâbe örtüleri, Memlûklularla beraber Mısır’da dokunmaya başlanmıştır.(1263) Kâbe örtülerinin “mahmel” ile gönderilme geleneği de ilk defa Memlûk Döneminde ortaya çıkmıştır.

Kâbe’ye örtü örtmek Müslüman ülkelerin kutsal topraklarda söz sahibi olduğunun bir göstergesi olarak görülmüştür. Bu yüzden Müslüman ülke hükümdarları arasında bu konuda büyük problemler yaşanmıştır.

Mısır’ın fethiyle halifeliğin Osmanlılara geçmesiyle Yavuz Sultan Selim, Kâbe’nin dış örtülerini Mekke’ye yakın olması sebebiyle Mısır’dan göndermeye devam etmiş, iç örtüler ise “mahmel” ile beraber İstanbul’dan gönderilmiştir.

Günümüze ulaşmış en eski örneklerden biri Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) yaptırılmış ve şimdi Bursa Ulu Camii’nde sergilenmekte olan Kâbe kapı örtüsüdür.

Kâbe kapısına asılan Osmanlı tarzındaki ilk perde ise Kanuni Sultan Süleyman adını taşır. (1543) Osmanlı, Kâbe kapı perdeleri bu örnekten etkilenerek geliştirilmiştir.

 

Son Haberler

  • 1

    Danimarka'da flaş gelişme: NATO Konferansı iptal edildi

  • 2

    Çin'in elindeki büyük silah! 3 trilyon doları aştı

  • 3

    Jandarmadan 'Başıboş ineğe trafik cezası'na açıklama

  • 4

    Beşiktaş ligde üst üste 6. galibiyetini aldı

  • 5

    Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan usta sanatçıya ziyaret

Günün Manşetleri

Cive Pakistan
Görgüsüzlük ve Kibir
Fransa özelinde Batı ikiyüzlülüğü
Amerika'nın düşmanları
Yunan pilottan büyük skandal: Türk gemisini hedefe kilitledi
Boğaziçi Ekspresi 7 yıl sonra yeniden raylarda
Trump: Kuzey Kore lideri düşmanca davranırsa kaybedecek şeyi çok
Libya resmen duyurdu! Yürürlüğe girdi
Erdoğan övdü! Satışlar patladı
Araç sahipleri dikkat! Fiyat belli oldu