Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırılarının gölgesinde; eğitim, aile ve medya üçgeninde kaybolan nesil,

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen menfur olayda hayatını kaybeden çocuklarımızın ailelerine başsağlığı, yaralanan evlatlarımıza acil şifalar dileyerek yazımıza başlamak istiyorum.

Ağzımızdan dökülen kelimelerin titrediği, bu satırları yazmanın içimizi sızlattığı bir süreçten geçiyoruz. Ancak bu karanlık tablonun tekrar yaşanmaması adına yazmak bir tercih değil, bir zorunluluktur.

Çocuklarımızın karıştığı şiddet olayları, toplum olarak hepimizi derinden sarstı. Bu hadiseler münferit değil, toplumsal bir yaranın göstergesidir. Çocuklarımızı koruyamıyor, onları şiddetten uzak tutacak güçlü bir zemin inşa edemiyoruz.

Bu tablonun temelinde duygusal ihmal, ahlaki boşluk ve amaçsız yetiştirilmiş bir nesil yer almaktadır. Mesele bireysellikten ziyade; eğitimden medyaya, aile politikalarından kültürel yönelimlere uzanan geniş bir sistem sorunudur. Bu tablo doğru okunmazsa, çocuklarımızı hem fail hem mağdur olarak kaybetmeye devam edeceğiz.

İlk kırılma aile yapısında yaşanıyor. Kadın istihdamı doğru planlanmadığında annelik fonksiyonunu zayıflatmaktadır. Mesele kadının çalışması değil, bunun hangi toplumsal dengeyle yürütüldüğüdür. Annelik yalnızca biyolojik bir rol değil; vicdan, merhamet ve aidiyetin inşa edildiği temel yapıdır.

Eğitimin en kritik dönemlerinde çocukların bakıcılara ve bakım evlerine bırakılması, duygusal bağları zayıflatmakta ve yabancılaşmayı artırmaktadır. Bu nedenle kadın istihdamı ile aile bütünlüğünü birlikte ele alan, esnek ve aile merkezli politikalar geliştirilmelidir.

Eğitim sistemimiz bilgi aktaran ancak karakter inşa edemeyen bir yapıya dönüşmüştür. Oysa bilginin ahlakla birleşmediği yerde toplumsal çözülme kaçınılmazdır. Osmanlı’daki sıbyanmektepleri modeli, çocuğun kalbini ve aklını birlikte eğiten bir sistemdi. Bu anlayış, günümüz şartlarına uyarlanarak yeniden inşa edilmelidir.

Bilimsel bilgi ile etik değerleri birlikte işleyen, bireyi zihinsel ve ahlaki olarak geliştiren bir eğitim modeli zorunludur.

Özellikle 0-7 yaş aralığı hayati önemdedir. Kişiliğin şekillendiği bu dönemde çocuklara yalnızca beceri değil, içsel denetim kazandırılmalıdır. “Vicdan polisi” olarak tanımlanabilecek bu mekanizma, doğruyu yanlıştan ayırmada en güçlü kalkan olacaktır.

Her okula polis yerleştirmek çözüm değildir. Güvenlik güçleri suçu önleyen değil, suçluyu yakalayan bir yapıdadır. Asıl hedef suçun hiç oluşmamasıdır. Çünkü gerçek güvenlik bireyin iç dünyasında başlar.

Sosyal medya ve televizyon, çocuk ve gençler üzerinde belirleyici hale gelmiştir. Şiddet içerikleri, ahlaki sınırları zorlayan görüntüler ve lüks hayatın abartılması, gençleri tatminsizliğe sürüklemektedir. Bu nedenle 0-16 yaş grubunun bu içeriklere erişimi sınırlandırılmalıdır. Bu bir sansür değil, neslin korunmasıdır.

Reyting uğruna üretilen, şiddeti ve gayri ahlaki ilişkileri normalleştiren içerikler toplumu olumsuz etkilemektedir. Bu tür yayınlar, yayın sonrası değil, üretim aşamasında denetlenmeli; gerekirse çekimi dahi engellenmelidir.

Eğitim sistemimiz kültürel ve manevi değerlerden uzaklaşmıştır. Batı merkezli rol modeller üzerine kurulu bu yapı, toplumla uyumsuz bireyler yetiştirmekte ve kimlik bunalımını derinleştirmektedir. Kendi değerlerinden beslenmeyen bir eğitim sistemi, güçlü bireyler değil, vicdan yoksunu kalabalıklar üretir.

Bu nedenle insanın fıtratına uygun, sorumluluk bilincini, adalet ve merhameti merkeze alan bir eğitim anlayışı geliştirilmelidir. Başarıyı yalnızca maddi kazançla değil, topluma katkıyla ölçen bir yaklaşım benimsenmelidir.

Sonuç olarak, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı hadiseler şunu açıkça göstermektedir; Çocuklukta şiddet tesadüf olmayıp, ihmal edilmiş bir sistemin sonucudur. Çocuklarımızın kalbini ihmal edip sadece aklını doldurursak, bu boşluğu şiddet ve yabancılaşma dolduracaktır.

Eğitim anlayışımızda, sosyal medya ve televizyon dizilerinde ideolojik değil toplumsal vicdan mutabakatı ile manevi ahlak bütünlüğü çerçevesinde yaklaşımı benimsemeliyiz. Çünkü kaybettiğimiz her çocuk, geleceğimizden eksilen bir parçadır.