Savaş Şafak Barkçın’ı dinlerken

Savaş Şafak Barkçın hocamızı bugüne dek televizyon ekranlarında, canlı yayınlarda çokça seyretmiş; satır aralarındaki o derin hikmeti kaçırmamak adına pek çok konuşmasını elimde kalemle defterime not etmiştim. Ekranda gıyaben kurulan bu köprü, geçtiğimiz hafta ŞURKAV’ın Urfa’da düzenlediği “Kabaltı Sohbetleri” vesilesiyle nihayet vicahen bir tanışıklığa ve kalbî bir muhabbete dönüştü.

Mekânın Ruhu ve Bir "Kabaltı" Teklifi

Yazının esas mihverine geçmeden önce, ŞURKAV’ın bu güzel konferans serisine “Kabaltı Sohbetleri” ismini vermesinden duyduğum memnuniyeti ifade etmek isterim. Ancak içimden de geçmedi değil: Keşke bu sohbetler, modern bir salonun serinliğinde değil de bizzat bir Urfa kabaltısının o kadim odasında yapılsaydı...

Elbette geniş kitlelerin katılımı ve ulaşım kolaylığı düşünülerek konferans salonu tercih edilmiştir, buna saygı duyuyorum. Fakat elli yaş ve üstü kuşağın canlı birer şahidi olduğu bu kabaltı mimarisi ve kültürü, yeni neslin dünyasında sadece bir isim olarak kalmaması adına en azından sohbetin “Çay İçimi” kısmının sahici bir Urfa kabaltısında gerçekleştirilmesini bir teklif olarak buraya iliştiriyorum.

Vitrini Değil, İklimi Güzelleştirmek

Televizyon başında notlar tutarken Barkçın Hoca’nın sözündeki o samimi bereketi, adeta modern zamanların bir kerameti olarak görürdüm. Kalem ve defteri yanımdan eksik etmeyişimin bende mahfuz kalan derin bir hikmeti var elbette...

Burada bir nükteye de temas edelim: Bazı kişilerin kürsüde, sahnede ya da ekranda devleşmesine karşın; perde arkasına geçildiğinde, kuliste, evde veya halkın arasında cüceleştiğini müşahede etmiş ve çok şaşırmıştım. Savaş Şafak Barkçın ise sahnede ne ise, insanlarla baş başa kaldığı samimi sohbetinde de o. "Saf Anadolu Çocuğu" dedikleri asil duruşun tam karşılığı... Mürayiliği, yapaylığı sevmeyen; Müslüman kalma ve Müslüman gibi yaşama adına samimi bir çaba gösteren bir büyüğümüz. Konuşmalarında Rasim Özdenören gibi yazar ve düşünürlerin referans dünyasından beslendiğini fark ettiğimde iyice emin oldum: Bu adamın asıl derdi vitrinini parlatmak değil, iklimini güzelleştirmektir.

Kürsüden Süzülen Medeniyet Hakikatleri

Salona yarım saatlik bir gecikmeyle de olsa varabildiğimde program başlamıştı. Hocanın kelimelerine, zihin dünyasına uyum sağlamaya çalışarak tuttuğum o çarpıcı notları, medeniyet tasavvurumuzun birer köşe taşı olarak aynen aktarıyorum:

Teslimiyet ve Batı Eleştirisi: "İslam bir kafa dini değil, teslimiyet dinidir. Heidegger böyle dedi, şöyle dedi... Bana ne Heidegger’den! Batı’da bugün 'Yalnızlık Bakanlığı' var; İçişleri Bakanı'nın yanında yalnızlık bakanı oturuyor. Gittiği yönü kaybetmiş bir medeniyetin kavramlarıyla yolumuzu bulamayız."

Sayısal-Sözel Ayrımı ve Kulluk: "Bana kitap listesi soran öğrencilerime ısrarla İslami ilimlerde usul ve akaid kitapları okumalarını öneriyorum. 'Hocam biz sayısalcıyız, bu bizim ne işimize yarayacak?' diyorlar. Ahirette Allah bizi sayısalcı ya da sözelci diye ayırmayacak. Evrensel olan tek şey kulluktur."

Mekânın Hafızası: "Nâbî Divanı'nı adeta parçalarcasına çok okudum. Batılı eserleri de karıştırıyorum, oralarda da bazı hikmet kırıntılarına rastladım ama asıl kaynak bizim medeniyetimizdir. Urfa’da Halilürrahman var, İstanbul’da bu yok. Urfa tarihi bir şehirdir; buradaki mekânlar insanı doğrudan tarihi olayların içine çeker. İstanbul’da ise bazı tarihi binalar kalmış olsa da bir sokak ya da cadde baştan başa korunamıştır."

Gelenek ve İbadetlerin Metalaşması: "Dinimiz bir gelenek dini değildir. İsviçre’deki bir kadın gelenekçi olabilir ama onun yolu Roma’ya çıkar. Kur’an-ı Kerim okuma yarışmalarına bu yüzden şiddetle karşı çıktım. Yarışma koşuda olur. Yarın bu mantıkla namaz kılma yarışması, ardından sahur tutma yarışması yaparlar... Bu işler bizim özümüzü bozar. Kur'an okumak bir yarış değil, ibadettir. Dilini bozan, dinini de bozar."

Akademi ve Kurumsal Eleştiri: "Müslümanlar çalışmalarını bireysel olarak da inatla sürdürmelidir. Türkiye’deki üniversitelerin İslam kültür ve medeniyeti ile ilgili çalışmaları maalesef yok denecek kadar az. Örneğin psikolojide tasavvuf, özellikle rehabilite amaçlı hiç kullanılmıyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde ilk cuma namazına gidişimi hatırlıyorum; Anadolu çocuklarının bu tarz üniversitelere girmemesi için her türlü şartı nasıl zorlaştırdıklarına bizzat şahit oldum."

Hasat Değil, Tohum Zamanı: "Din, ahlak olmadan bir yamukluktan ibarettir. Sesini kullanma tarzın, hitabetin bile bir amel-i salihtir. Sabah kalktığında 'Allah'ım bugün seninle aramı düzelteceğim' diyerek güne başlamak, 'kendilik' bahsinde kulluğun ta kendisidir. Bizler dünyada hasatçı değil, tohumcuyuz. Beklentimizi asgaride, gayretimizi ise azamide tutmakla mükellefiz. Çalıştığım kurumdan emekli olmadan önce arkadaşlarım bana şaşkınlıkla, 'Bu kadar kitabı ne ara yazdım?' diye soruyorlardı. Onlara tek bir cevap verdim: 'Dedikodu yapmadığım zamanlarda yazdım...'"

Yönetim ve Devlet Nizamı: "Krallık, padişahlık ya da cumhurbaşkanlığı... Bütün yönetim sistemlerinin üzerinde, Müslümanların devleti nizam ederken şu şiar altında hareket etmesi gerekir: Liyakat, Adalet, Meşveret, Emniyet ve Emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i ani'l-münker. Bunun dışındaki Batılı demokrasi inançları birer safsatadan ve yanılsamadan ibarettir. Osmanlı’da her dini cemaatin kendi mahkemesi vardı; Yahudi, Katolik ve Süryanilerin mahkemelerinin işleyişi bile farklıydı. Oryantalistler ise kendilerinden olan tüm pislikleri bize yamamaya çalışırlar. Soykırımı kendileri yaparlar ama algıyı Müslümanlar yaptı şeklinde kururlar. Çünkü İslam’da ahlak birinci kriterdir, Batı’da ise ahlakın böyle bir önceliği yoktur."

Yusuf Paşa’dan Ahmet Kutsi’ye Süzülen Vefa

Konferans bittikten sonra programı organize eden yazar dostum Cüneyt Altıparmak'ın davetiyle ŞURKAV merkezinde, Savaş Şafak Barkçın Hocamızla demli bir çay eşliğinde muhabbet etme imkânı bulduk. Kendisi de benim gibi katıksız bir Şair Nâbî muhibbi çıktı.

Sohbetimiz, Şair Nâbî’nin inşasına bizzat tarih düşürdüğü o meşhur Yusuf Paşa Camii ve banisi üzerine yoğunlaştı. Söz döndü dolaştı, edebiyatımızın en önemli damarı olan "vefa" kavramına geldi. Urfa’dan milletvekili seçildiği hâlde bir kez bile şehre ayak basmayan Yahya Kemal’in vefasızlığına içerleyerek dem vurduk. "Herkes de vefasız değil üstad" diyerek, yine Urfa milletvekili seçilince bir vefa borcu olarak şehre gelen Ahmet Kutsi Tecer’den bahsettik. Kendisi bu kutsal beldede derin hülyalara dalarak Halilürrahman’ın büyüleyici atmosferinde şu meşhur mısraları yazmıştı:

Bir ulu mancınık kurarlar şara Buradan bakınca aşağılara Bu gün bile gözü kararmayan kim? Bu mancınık senin için İbrahim! Senin için zülüm işkence cefa Seni yakmak için yanmakta Urfa

Tam bu esnada hocaya, 2007 yılında yayımladığımız Memleket Edebiyat dergisinde hem şair hem de milletvekili olan M. Atilla Maraş için bir özel sayı hazırladığımızdan bahsettim. Savaş Hoca tebessüm ederek: "O şiir kitabını İngilizceye ben çevirdim" dedi. Bu güzel tevafuk, gönül bağımızı bir kat daha perçinledi.

Netice-i kelam; Savaş Şafak Barkçın Hocamız Urfa’dan sadece damak çatlatan bir çiğköfte ve kadayıf lezzetiyle ayrılmadı. Başta Urfa'dan Dergisi ve Gençler İçin Nâbî kitabımız olmak üzere, Urfa’nın edebî ve kültürel muhiti içerisinde kalıcı, samimi ve unutulmaz bir iz bırakarak İstanbul’a döndü. Bizlere bu ufuk açıcı buluşmayı ve gönül iklimini yaşatan ŞURKAV yönetimine ve emeği geçen herkese kalbî bir teşekkürü borç biliriz.